Can'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

 Baba Bush  öldü



Asıl adı:  George H. W. Bush
 ancak biz onu  "Baba Buş"  olarak biliriz.
Bush'lar,  üç kuşak ABD aktif siyaseti içerisinde önemli pozisyonlarda olan bir aile zaten.  Yanda bir resmini gördüğünüz kendisi ABD'nin 41. başkanı idi
 (1989-1993);  sakarlıklarıyla gazete haberlerine ve dönemin karikatürlerine epey konu olmuş  oğlu  George W. Bush ise  ABD  43. başkanı.  (2001-2009)
Birinin zamanında Körfez Savaşı / Gulf War  (1990-1991),  diğerinde  Irak Savaşı (2003-2011)  çıktı.  Oğul Bush, donanma harekete geçerken yaptığı canlı konuşmasında "Bu bizim için ikinci Haçlı Seferi'dir" gibi açıklamalar yapmış, sonra danışmanlarının uyarılarıyla yanlış anlaşıldığını söyleyip özür dilemişti. Kabinesindeki meşhur Dış İşleri Bakanı  Condelezza Rice  hakkında daha önce bir blog yazısı yazmıştım hatırlarsanız.  (Hatta ilk yazılarımdan biridir.)

Bunlar  baba-oğul  "Orta Doğu / Middle East"  de denen  Yakın Doğu'nun  canına ot tıkadılar özetle.  "War on terror! / Teröre karşı savaş!"  diye bu diyara ordularıyla ve ordu dışı güçleriyle geldiler, mevcut terör gölünü genişlettikçe genişleterek yollarına devam ettiler. Terörsüz alanları da terörize etmekten geri durmayarak  Irak-Suriye, hatta Libya'dan itibaren kuzey Afrika'yı ve Afrika'nın diğer bazı alanlarını taa Afganistan çevresine kadar bir "kısmi terör dünyası"na çevirdiler.  Onların çıkarları için çalışan terör örgütleri "özgürlük savaşçısı" oldu,  "kahraman" oldu,  kendilerinin yadsınamaz destekleriyle bu derece güçlenmiş  "IŞİD ile savaşıyor"  oldu...
Şimdilerde  "İsrail'in yararınaysa her şey legaldir ve gerisi teferruattır"  düsturunu benimsemiş olanlarla el ele çalışmalarına devam ediyorlar. Tabii ki güçlü orduları olan büyük devletler her zaman güç, yağma, prestij, çıkarlar için talanlar yapmışlardır;  ancak bunlar kadar maddi-manevi kavramların,  dini ve din dışı unsurların ırzına geçen olmamıştı. Roma ve Haçlı ruhunu yaşattıkları görüşü de hatırlatılabilir tabii ama çoktan onların ötesine geçtiler.  Ne "demokrasi" bıraktılar, ne herhangi bir "-izm", ne "barış ve güvenlik", ne insan hakları, ne "teröre lanet okuma"... Aslında bu delirmişlik halleriyle bütün yalanları bir bir çökerttiler. Tam bir yıkım çağı başlattılar.



Bir yorumcu geçtiğimiz günlerde
 (30 Kasım 2018'de)  ölen Baba Bush için  "Ortadoğu'yu cehenneme çevirmiş adamdır. Trump çırak kalır bunun yanında"  diyor.
Maalesef ardından gönülden  R.I.P.  (rest in peace)  diyenler var.  Bunlar Baba-Oğul cehennemin kapılarını Babil'den araladılar,  ama demek ki davulun sesi uzaktan hoş geliyor.  İnsanlığın daha alacağı çok dersler var demek ki!  :(


Daha önce bir yazımda Amerikan toplumundaki militarizm damarına kısaca değinmiştim. Benim az da olsa tanıdığım Amerikalıların önemli bir bölümünde ciddi bir militarist damar var. Ordularını sürekli kutsuyorlar,  demiştim.  
Bakınız:  (Gündem  Ekim 2012-4)
Amerikan ailelerinden  oğulları orduda olanların,  "Irak topraklarına demokrasi ve barış götüreceğiz"  yalanına gönülden inanıp bol manevi değerli militarist soslu paylaşım yaptıkları Irak Savaşı günlerini hatırlıyorum.  Amerikan toplumunu çok severim ve okyanus ötesinde olmalarına rağmen, bazı Avrupa toplumlarından çok daha yakın görürüm bize.  Ama bu çağda bu pozisyonu kesinlikle hak etmiyorlar. Ne yaparsınız ki insanın insana hakimiyeti bu boktan çivisi çıkmış dünyayı hediye ediyor insan ailesine.


Kaldığımız yerden özet geçmeye devam edelim:
Bushların ekonomiyi devirmelerinin ve bir dolu saçmalığın ardından bayrağı  Obama  devraldı.
 (2009-2017)  Müslüman ülkelerde bir zencinin ABD liderliği baştan büyük sevinç yaratmıştı ki  "Ilımlı İslam", "Arap baharı" filan derken coğrafyayı komple ateşe verdiler.  Şimdilerde de bazı terör örgütlerini silah-mühimmat-para-eğitim-itibar-... vesaire açısından istikrarlı şekilde destekleyip halen  -bir şekilde-  beyaz ve pirüpak kalabiliyorlar.



Bu kadar yazdıktan sonra biraz da ek bilgi vereyim  (miscellaneous)  ve siyaset dışı eğlenceli şeylerden bahsedeyim:
Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa;  Baba Bush, eşiyle en az 1 kez Türkiye'ye resmi ziyarette bulunmuştu. O zamanlar Özallı yıllardayız, yani Başbakan-CB  Turgut Özal.
Semra hanım ve Papatyalar grubunun kıyafetleri, şaşalı ve şişme hayatları, sosyete partileri medyanın ana ilgisinde... Aile ile ilgili fotolardan sanki eşsiz bir yalakalık akıyor.
İşte o resmi ziyaretlerin birinde, bizim başkanın hanımının kıyafetleri parlak, saçları ve yüzü boyalı mı boyalı... "Ne giyecek ne giyecek  first lady'miz?"  en baba gündem mevzumuz... (Bu arada Özal'ın Bush'lardan "aile dostumuz" gibi bahsettiğini de not düşeyim.)  ABD Başkanı'nın uçağı yere indiğinde yapılan karşılamada,   Baba Bush'un  eşi  Barbara  Bush
beyaz saçları ve siyah üzeri beyaz puanlı uzun elbisesi;  yılışıkla yalakalıkla uzaktan yakından alakası olmayan duruşu ile bana gerçekten çok güzel gözükmüştü o gün.
Eleştirdik ama hakkını da vermek isterim;  olumlu yönlerinden pek dile getirilmeyen biri de,  adamların devletinde üst siyasette bizdeki gibi bu kadar sonradan görmelik sıradanlaşmaz.  Bizde hala birileri  liderin veya eşinin kıyafeti, sarayı, dik duruşu ile övüne dursun;  adamlar orduları, planları, kültürleri ile yıka yıka ilerliyorlar. Sen (yüzyıllardır olduğu gibi) kıyafeti, kaftanı, duruşu, saçı-sakalı, örtüyü ve örtüsüzlüğü, kibirli-hamasi boş lafları övmeye devam et halkım.
Yani kıssadan hisse:  Rahatsın,  rahatta kal.

 Canımı sıkan şeyler


Son günlerde canımı sıkan, beni rahatsız eden ve buraya da not düşmek istediğim birkaç şey hakkında...
  • Duyduğunu ve okuduğunu anlamayan bir toplum olduğumuzu biliyorum; ama bol diplomalı, okumuş etmiş, (toplumu küçümseyen) insanların bu kadar topluma benzemesine hala alışamıyorum.
    Bu aptallık ve zeka yoksunluğu bizi kemiriyor.

  • Bir adım atıp yakınlaşıp sonra geri çekilen, dengesiz tipleri hiçbir insan ilişkisinde tolere edemiyorum.
    Bir adım ileri, iki adım geri:  Bu bana uymaz dostum!

  • Gelin bir troll çalışması yapalım:
    Üniversiteler çiftliktir ve sulandırılarak değer kaybına uğratılacaklardır.

    (Nihat Hatipoğlu  görev başında - Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörlüğü'nde)


  • YouTube, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi gecesi ile ilgili yüklenen bütün kanlı görüntüleri, hepsini  Şiddet içeriği veya yaşa uygun değil  "violent or graphic content" diye silip hesapları askıya alıyor.

    Başka hesaplardan indirip aynı videoları paylaşanlar oluyor ama o videolar ve hesapları da silinecek ve kapatılacak. Darbe gecesi ile ilgili şiddet içerikli hiçbir şey paylaşmayacağız, tamam. Küfürleri de bip'ledik diyelim... Yahu ne diyeceğiz;  şeker mi dağıtmaya çıktı bunlar köprüye ne diyelim?


  • Bir soru:
    İsmet Özel  peygamber mi?
    "İsmet Özel  şöyle buyurdu,  böyle yumurtladı..."


  • Üfürükçüler, falcılar ve cinci hocalar diyarı mübarek...
    (2019 senesi açılışında gündemdeki olaylı-polisiye Palu ailesi üzerine)


  • Yılmaz Özdil Atatürk tüccarlığına doymuyor.

    Yıllarca Türk medyasını hiç okumamış, hep yabancı yayınları takip etmiş biri olarak, ilk kez bu adam ve yazılarıyla karşılaştığımda bunu ŞAKA  sanmıştım, biri beni işletmeye çalışıyor diye düşünmüştüm meğerse gerçekmiş! İşte "Halkımız cahil!!" diye nanik çekenler ve onlar için market raflarında yerini almış sıcak sıcak kıtırlar...

    Yeter mi? Yetmez, bu kadar enayi varken ver ekoyu... "Kırmızı Kedi Yayınevi, yazarları Yılmaz Özdil'in ‘tamamı elle ciltlenen'  Mustafa Kemal kitabının 2 bin 500 liraya satılacağını duyurdu."
    Hadi afiyet olsun kerizler!  İşte bunlar hep putperestlik!
    (Din adına milleti soyanlar  vs  Atatürk ayağına soyanlar)

  • Ayda 2 kez annesine ev temizliğinde esaslı yardım etse kilo sorununu çözebilecek insanlar, durmadan Diyetisyene gidip ve açlık çekerek, kilo verme değil ama "para harcama" metoduyla rahatlıyorlar. Buraya kadarı benim canımı sıkmaz, kişisel tercihtir, normaldir. Ama bu diyet mevzusu durmadan konuşulunca (tartıda zayıflama diye bişey de ortada yoksa)  zamanla bayıyor.

  • Evet, benim de bazı ön yargılarım var. Mesela sosyal medyada magazin paylaşımı yapan,  hele "bağzı" çok popüler şahsiyetleri, onların aşklarını, eski eşlerini, yeni sevgililerini filan paylaşan tipleri genelde siliyorum; eğer arada özel bir muhabbet oluşmamışsa bu böyle. Zaten yeterince magazin konuşulan ve illaki o "bağzı" pop tipleri sevmeniz gereken bir ülkede yaşıyoruz diye düşünüyorum. Tek tipçilik ünlüler konusunda da kendini net hissettiriyor. İllaki herkes o BAĞZI'larını sevmeli, şarkılarına/programlarına/ağızlarını yaya yaya yaptıkları konuşmalara/ilişki durumlarına tav olmalı!  Üstüne bide sosyal medyada çekemiyorum.


Serdar Ortaç'tan aforizmalar


Büyük EGO balonu üstat Serdar Ortaç demiş ki:

"Gül gibi karımın üzerinde bir lanet var. Instagram'a koyduğu fotoğraflar yüzünden kıza sürekli nazar geliyor. Bu kadar kötü göze inanamıyorum. Sosyal medya hayatımızı mahvetti. Türk ırkını, Türk'ün karakterini bozdu. Instagram'ı hayatımıza sokan Amerika'yı görmek istemiyorum, tiksiniyorum."

Ah be Serdar! Sen otur o "5-10 dakikada" yazmakla sürekli övündüğün yeni şarkılarını yapmaya, evir çevir yabancı şarkılardan araklayarak oluşturduğun aynı melodiler üzerine farklı sözler yazarak  onlarca albüm çıkarma geleneğine devam et. Eh, hayranların sayesinde sahneden de güzel paralar kazanmaya devam ediyorsun,  nasılsa  "Halk bunu seviyor, bunu istiyor!"  kuralı işliyor.  Ama bu kadar salak bir lafı edip maalesef bu zırvalara maruz kalan her birimizin devrelerini yaktığın için ve milleti bu kadar salağa bağladığın için iki çift lafa da hazır ol.


Bir "Hesabımı kapat" veya "Sign out" veya sadece beynine sessizce göndereceğin "Bundan sonra Instagram'da kesinlikle paylaşım yapmayacağım! Yaparsam da sosyal medyayı (çoğu yabancı ünlüde görüldüğü gibi) profesyonel amaçlarla kullanacağım"  benzeri kararları alıp uygulamak yerine...
...... "AMERİKA'NIN HAYATIMIZA SOKTUĞU  bilmemne!!!"

Öncelikle kimse kimsenin hayatına bir şey sokamaz Serdarcım, sen izin vermediğin sürece... İkincisi biliyor musun Avrupalıda Amerikalıda bu kadar yoğun, 7'den 70'e azgın bir sosyal medya iştahı yok. Ama zaten onlarda senin gibilerin de pek fazla şansı yok.

Gerçi  "John Lennon  ada  (İngiltere) için  ne ise Türkiye için Serdar Ortaç odur" diyen bir kibir kumkumasından başka ne bekleyeceksin?
The Beatles  söz yazarı  John Lennon neden şarkılarını bir, bir buçuk yıl gibi uzun zamanlarda yapmış-mış! Halbuki Serdar Bey 5-10 dakkada bir yaz hitini çıkarabiliyormuş ama bu ülkede değeri bilinmiyormuş! Bu lafı kendisi diyor ve bunu övünülecek şey sanıyor tek yazlık parçaları ile kendisini John Lennon ile kıyaslayan büyük söz yazarı.  Bir diğer incisi:

"7 nota var topu topu kaç beste yapılabilir?"
Bu lafı, şarkılarınızın ve bestelerinizin çalıntı olduğu söyleniyor, buna ne dersiniz? sorusuna cevaben diyor. "Yavuz hırsız" olduğunun kendi ağzından itirafı ve bir başka sefalet örneği...
"Krallar kraliçeler sınıfındayım ama Türkiye'de değerim bilinmiyor"  da bir diğer sıradan böbürlenme cümlesi.




Kendisini 90'ların ortasında patlayan "Karabiberim" ile tanıdık. Tabii her ünlü gibi seveni de sevmeyeni de oldu. (Mesela benim çok sevdiğim Aysel Gürel, Serdar Ortaç'a aşıktı.)  Arada "Yaz Yağmuru" gibi daha nitelikli işler çıkarmadı da değil. Ama malum, bayağılığı gayet samimi şekilde kim üzerine giyerse, o ünlü daha çok sevilir bizde.

Normalde sadece işini yapıp parayı götürse neyse... Ne var ki Serdar Ortaç -nedense- çok alanı dışında eylemler ve çooook büyük laflar içerisinde olduğundan görmezden gelmeyi başaramadım artık. Ki Ahmet Kaya'ya sahnedeyken başlattığı linç de ayrıca irdelenmeye değer bir konudur ve maalesef hep ideolojik pencereden incelmiştir. Oysa organizasyon açısından veya sahnedeki Ortaç'ın en basit ifadeyle sinirlerine hakim olamama sorununa kadar pek çok noktadan neredeyse hiç söz edilmemiştir.

Sonuçta Ahmet Kaya'nın duruşu belli. Beğenirsin beğenmezsin. Ama ödül vermek amacıyla eşiyle beraber ödül törenine davet ediyorsun; kapıda karşılayıp davetteki masasının yerini gösteriyorsun, sahnedeki Serdar Bey laf çarparak çatal-bıçak fırlatmaca oyununu başlatıyor... En şık elbiseleri içerisinde en lüks otelin içerisinde süperstarlar, divalar, ana haber genel müdürleri (Reha Muhtarlar filan)  izlemekle yetiniyor... Hatta direkt aktif olarak bu vandallığa katılıyor!
Türkiye'de zenginlerin, okumuşların ve ünlülerin tetiklendiklerinde halktan zerre farklı davranmadığının; ama ne hikmetse halkı aşağılama hakkını ve ilericiliği kendilerinde gördüklerinin bir diğer örneği.


 Kızların Sorunu Ne?  (3)

Bu ülkedeki kadınlara kalsa kadınlık hepten sallantıdaydı. Neyse ki bir şekilde hukuk devletiyiz.

İki gündür geceleri biraz Twitter'da geziniyorum. Özellikle kadına şiddet, dayak konularında denk geldiğim materyaller beyin yakıyor.

Mentalite şu:  Kadın evli değilse ve ünlü-ünsüzse; dayak yediğinde kınanmaz, ayıplanmaz, Kadından (veya Aileden) Sorumlu Devlet Bakanı konu hakkında zinhar açıklama yap(a)maz.

(Erkektir, canı isterse pencereden de fırlatır atar, kaburgalarını da kırar... Evli değilsen mahkemeye gidemezsin.)

Soru:  Neden hep sapla samanı karıştırıyoruz acaba biz?

"Aile Bakanı evli olmayan bir kadın darp edildi diye mağduru arayıp “Geçmiş olsun” der mi!" şeklinde bi tepki tviti okudum az önce ve bunu yazan bir kadındı.

Söyleyeceklerim bu kadar. Zaten özellikle kadınlar tarafından yayılan ve paylaşılan materyaller beyin hasarının boyutunu ortaya seriyor.

Allah hepinizi kocalarınızla bir yastıkta kocatsın!  (Amin)


 Ara  Güler

Başta İstanbul fotoları olmak üzere, onlarca yıldır çektiği görsellerle ün kazanmış muhabir ve fotoğrafçı Ara Güler dün öldü. (17 Ekim 2018) Fotoğrafları kadar, onu tanıyanlar için aksiliği ve argo ile karışık küfür konusunda gelişkin bir dile sahip olmasıyla da tanınan birisiydi.
Yıllarca "büyük düayen", "fotoğraf sanatçısı" diye öve öve bitiremedikleri, aksi tabiatına ve ağzından küfür damlayan diline bal muamelesi yaptıkları Ara Güler; bir gün Cumhurbaşkanı seçilmiş Recep Tayyip Erdoğan'ı fotoğraflamaya kalkınca, hatırlarsanız Twitter başta olmak üzere sosyal medya yıkılmıştı. Mesele şu:
Bir Ermeni nasıl böyle bir şeyi yaparmış!
(Ha o da sana soracaktı ne yapacağını!)


Ona buna "faşist", "diktatör", "baskı uyguluyor" diyenler, bir fotoğrafçının fotoğraf çekmesinden linç kampanyası başlattılar. Aynı Can Dündar'ın yaptığı kabul edilemez, ne gazetecilik ne basın ilkeleri ile bağdaşmayan kan-sever bazı sokak çağrılarına tepki verenleri bıçak gibi kesiverdikleri gibi...

Bunları daha önce de yazmıştım. Cumhuriyet gazetesi "Usta'yı Ara ki bulasın" gibi bir manşet atmıştı o dönemde. Hendekler gibi şanlı bir direniş sırasında böyle şey nasıl yapılırmış!
Umrumda bile değil, sizin gibi serserileri mi çekecektim, sikimden aşağısı dedi ve hareketini yapıştırdı. E zaten Ara Güler aksinin aksisi adam, ne yapsın senin bahşedilmiş sevimsiz saygını?

Dayanamayıp Ekşi Sözlük'e şunu yazmıştım o günlerde:
selo başkan'ı çekseydi "usta fotoğrafçı", "koca çınar" olacak adam, erdoğan'ı çekince bir gecede harcandı. itinayla insan harcanır. * (kameranı da al git!)
(bkz: istese atom mühendisi bile olabilirdi)


Ara Güler bir söyleşisinde diyor ki:
1915 olayları tartışmalarıyla ilgili: “Her zaman tartışma olmuştur, Taş devrinde de olmuştur, İttihat ve Terakki döneminde de olmuştur, Kanuni Sultan Süleyman devrinde de olmuştur. Bunlar birbirlerini yerler, sonra da otururlar. Hükümetler böyle kurulur.”
...
“Babam benden daha Türktü, ben ondan daha Türküm. Biz Atatürk devrinin çocuğuyuz. Babam eczacı olduğu için Çanakkale Savaşı'nda bulundu, yaralıları taşırdı, iki kez de yaralandı. Bunlar yeni çıktı, son 10 senedir konuşuluyor, eskiden böyle şeyler yoktu. Hiç kimse bana 'sen Ermenisin' demedi, bunu söyleyen olursa döverim.”
(Ara Güler 1951'de Getronagan Ermeni Lisesi'ni bitirmiş bu arada)


Aydın ili Karacasu ilçesi sınırları içinde kalan Afrodisias Antik Kenti'ni keşfettikten sonra, gazetesinin Yazı İşleri Müdürü'nün "Bana taşların yerine Türkan Şoray'ın fotoğrafını çekseydin" dediğini anlatmıştı bir yerde... Ne zaman Türkiye'de basın ve okumuş kesim üzerine bir değerlendirme yapılsa aklıma gelir bu sözü.
Ondan sonra ben bu blogda halkın magazinden başka bir şeyle ilgisi yok, zaten istese de istemese de bu kadıncıklar dayatılıyor; diye yazınca herkes uzaylı gibi "yok yahu!" falan filan...



Ara Güler ile ilgili bir yazı yazıp fotoğraf makinesine değinmemek olmaz.
Ustaya sorarlar, ‘Sen ne marka makineyle fotoğraflarını çekersin?’ diye... Şöyle der:
_Fotoğraf, makineyle mi çekilir? Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum? Roman daktiloyla mı yazılır?  Arkadaş, fotoğraf burayla (gözleriyle kalbini göstererek), burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim. Şunlara bak! Alıyorlar Leica'yı, Canon'u, Nikon'u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam...  Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım. Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim.




Benim onda belki de en sevdiğim taraf aksiliği ve "politik doğrucu" olmaması idi. Fotoğrafçıydı, ama estetize etme delisi değildi.
Savaş muhabirliğinden tiyatroculuktan yazarlıktan fotoğrafçılığa uzanan bir ömürde, denk geldiğim bazı fotolarıyla ona veda edelim.  Hoşçakal Ara Güler!








Yandaki görsel Ara Güler'in Taraf arka sayfa kısa söyleşisinden bir kare.





"Ortalıkta bir sürü parası olan hıyar var. Tehlikeli olan budur."










 Demet  Akalın  ve  Obsesyon/Takıntı Problemi

Selamlar millet. Uzuuuun, upuzun bir aradan sonra tekrar geri döndüm ve yine pek mühim bir mevzu ile karşınızdayım. Bugünki konumuz:  Bir ünlü ve koyu takıntıları.

Daha önce bazı yazılarımda dediğim gibi  Türkiye'de öyle bazı konular ve kişiler vardır ki,  ne kadar ısrarla Gündem'den Magazin'den kaçmaya çalışırsanız çalışın, onlardan kaçamazsınız.  İlla ki gelip bir yerde sizi sobeler-ler.  Popüler kültürde bıkkınlık duygusunu oluşturanlardan biri de malumunuz  Demet Akalın.

O derece ki,  benim gibi magazin programlarını izlemeyen, hatta evdeki televizyonu senede 1 kez açmadığı için başkasına veren biri bile bu kadından sürekli haberdar olmak zorunda bırakılabiliyor.  Peki hangi yollarla?
Mesela bir misafirliğe veya bir arkadaşınızın evine laflamaya gidiyorsunuz,  tv açılıyor ve hooop dakka bir gol bir:
(YİNE)  1)Yavşar.  2)Dakalın!  DAN DAN DAN!
Bunlardan zaten kaçış yok. Fakat ikincisinde yıllardır süren sakat bir durum söz konusu ve bunun üzerinde biraz laflayalım bugün.


Koyu Takıntılar  ve  Aşk
Demet Akalın'ın yıllar önce İbrahim Kutluay ile kısa soluklu diyemeyeceğimiz bir ilişkisi olmuş, evlenecekler filan derken ayrılmışlardı.  Genç basketbol oyunucusu terk etti de dendi.  Tabii ne nedir aslını bilemiyoruz çünkü olayın erkek tarafı  ne o gün
ne de sonra  ilişki hakkında konuştu.
Tek ve hiç durmadan konuşan: Kadın.
15 sene önceki bir mevzu bu,  dikkatinizi çekerim.

Sonrasını yaşı tutanlar olarak biliyorsunuz zaten:
Erkek başka bir kadınla çıkmaya başladı, Akalın çıldırdı! Durmadan kameralara kustu.  Ağladığı da oldu.
(Tam o zamanlarda sporcu sevgilisi tarafından terk edilmiş bir diğer ünlü manken Gizem Özdilli ile beraber sürekli Televole'lerdeydiler)
Bir süre sonra İbrahim Kutluay ile Demet Şener evlendi. Akalın bunu asla kabullenemedi. Adamın ilk çocuğu doğdu, Akalın hala ilişkileri hakkında ve diğer kadının müstakbel eş adayını çaldığı üzerine konuşuyor...
Yıllar içerisinde kendisinin hayatında da ilişkileri ve evlilikleri oldu,  ama eski sevgili hakkında durmadan konuşmaktan hiç vazgeçmedi.
Derken adamın ikinci çocuğu da doğdu. Yıllar birbirini kovaladı, zaman su gibi aktı ve o doğan çocuklar ergenliğe yaklaştı. Bu arada Demet Akalın da anne oldu, Hira adını verdiği bir kız bebek dünyaya getirdi. Fakat ne hikmetse hala eski sevgili muhabbeti ve "diğer kadın erkeğimi elimden aldı"  heyheylenmeleri sürüyor.
Velhasıl gerçek bir sabır testine dönüştü bu taciz hali.


Şimdi burada görünen şu ki adam belli, kafasında tamamen silmiş.  KAPATMIŞ.  Demet Akalın yıllardan beri durmadan ve hala ayrılıkları hakkında göndermeler yapsa da; 1 kez olsun ağzından laf çıkmamış.  Eğer İbrahim Kutluay kızgınlıktan konuşmuyor olsaydı mutlaka bir yerde patlar, ya ters konuşur ya dava açardı. Fakat adam tamamen silmiş ve kapatmış o defteri. Adını bile anmıyor. Belli ki kafalı ve inatçı bi tip.



(Pek mühim kronolojik ilişki akışımıza devam edelim)
Biliyorsunuz İbrahim Kutluay-Demet Şener çifti 2018 başlarında aldatma gerekçesi ile resmen boşandı. (Bilmemek ne mümkün zaten! Bu sağanak yağış şeklindeki magazin hali tam bir "No way out!" ruhu ile sıkışmışlık yaratıyor.  Neyse...  Konumuza dönelim.)
Boşanma sürecinde adamın karısı bir açıklama yaptıysa, D.Akalın da  "en az"  1 açıklama yaptı.  Kim kimden boşanıyor belli olmadı sanki. Sonunda çevredeki magazinciler sayesinde öğrendik ki  Demet Akalın'ın kendi evliliği de bu hafta itibariyle bitmiş-miş.


Şaşırdığımı söyleyemeyeceğim zira o evlilik devam etseydi bana göre büyük bir soru işareti olurdu.  (Gerçi akçeli işler ve haciz mevzuları yüzünden ayrılmışlar. Ama burada ben işin "takıntı" tarafında olduğumdan,  o boyutu benim ilgimi çekmiyor ve geçiyorum.)
  Yani diyorum ki bir kadın; yanında nikahlı kocası, kucağında bebeği,  uzatılan mikrofonlara hala eski sevgilisi hakkında konuşuyor!  Kendisi konuşmuyorsa illa geçmişten bir kız arkadaşı çıkıp boşluğu dolduruyor zaten. 15 senelik mevzu bu yahu!  Bunun kamera önü böyleyse; ev hali, arkadaş muhabbetleri filan nasıldır bence tam zıvanadan çıkmalık.  Adamın kendi evinde kendisinden çok kadının eski ilişkisi konuşuluyor!  Magazin ordusu da durmadan bunu işleyip duruyor.  Bu nasıl iş?
Kadın ya da erkek,  kimse böyle bir saçmalığı çekmesin zaten.  Sen eşini geçmişiyle kabul etme olgunluğunu göster;  fakat o geçmişine bir türlü sünger çekemesin, hep başka bir erkek/kadın için savaşsın.


(D.Akalın'ın arkadaşlarının Demet Şener salvolarına girmiyorum bile... Pop kültürde 15 yıl öncesinin ayrılışının suyunun suyunu konuşacak kadar kısır bir saçmalık halinde debeleniyoruz. Yani benim kısacık misafirliklerde denk geldiğim bunlarsa, bu "aptal kutusu" televizyona fazla dozda maruz kalanların hali kim bilir nicedir?
Daha kendisinin yaptığı "Hayır hayır bi kerem! Bu yaz en çok benim albüm sattı, benimki çaldı, benimki gazladı, zaten EN EN EN benim, haddinizi bilin bre!" çıkışlarına hiç girmedim bile. Hande Yener sataşmalarına da... Ayrıca bu kadın ünlüde sanırım "fare"lere karşı da bir takıntı var, adını duyunca hemen zıplıyor.)



Daha fazla uzatmadan reçetemizi yazalım hemen.
Öyle ya! Canımızı durmadan sıkan ve çeneleriyle bıktıranlara karşı, kendi çöplüğümüzdeki bir iki lafımız da çok görülmesin artık. Evet, yazıp yazıp internetin dehlizlerine yollamaya devam.

Bu örnekteki kadının önünde iki yol var:
    a) Bir uzmana gidip obsesyon tedavisi almak.
Güçlü takıntıları ve kökenlerini anlayıp kafasında kapatması konusunda anlamlı yol kat ettikten sonra yeni bir ilişkiye başlamak.
   b) Takıntılarıyla yaşamayı seçip hayat boyu böyle devam etmek  (mümkünse evlenmeden)  (tabi bir de her tetiklendiğinde zıplayıp açıklama yapmasa ve mahalle kavgası modunda yürümese ünlü işlerimiz...diyeceğim ama bu olmaz işte,  bize yakışmaz bu vakar.)

    Yok illa geçmişten intikam almak istiyorsa da bunu ancak mutlu bir evlilikle veya mutlu bir ünlü olarak, geçmişteki adamı/ilişkiyi unutarak yapabilir.


Sonuç itibariyle çevremdeki insanların güncel muhabbet konularından birisi olmaya devam edecek.
Bize de yazık yahu! Hele benim gibi çevresi takıntılı tiplerle çevrili biri için hep beraber üstüme üstüme gelip delirtmek mi sizin niyetiniz?   :(