Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

 Kızların Sorunu Ne?  (3)

Bu ülkedeki kadınlara kalsa kadınlık hepten sallantıdaydı. Neyse ki bir şekilde hukuk devletiyiz.

İki gündür geceleri biraz Twitter'da geziniyorum. Özellikle kadına şiddet, dayak konularında denk geldiğim materyaller beyin yakıyor.

Mentalite şu:  Kadın evli değilse ve ünlü-ünsüzse; dayak yediğinde kınanmaz, ayıplanmaz, Kadından (veya Aileden) Sorumlu Devlet Bakanı konu hakkında zinhar açıklama yap(a)maz.

(Erkektir, canı isterse pencereden de fırlatır atar, kaburgalarını da kırar... Evli değilsen mahkemeye gidemezsin.)

Soru:  Neden hep sapla samanı karıştırıyoruz acaba biz?

"Aile Bakanı evli olmayan bir kadın darp edildi diye mağduru arayıp “Geçmiş olsun” der mi!" şeklinde bi tepki tviti okudum az önce ve bunu yazan bir kadındı.

Söyleyeceklerim bu kadar. Zaten özellikle kadınlar tarafından yayılan ve paylaşılan materyaller beyin hasarının boyutunu ortaya seriyor.

Allah hepinizi kocalarınızla bir yastıkta kocatsın!  (Amin)


Türkiye tarihinde Referandumlar ----- ve  YAE Nefreti


KPSS çalışanlarına  ve  ödev için bilgi toplayanlara faydalı olabilir diye,  ayrıca meraklıları için;  daha önce de bir yazımın altında paylaştığım bilgileri ayrı bir başlık altında yayınlamaya karar verdim.
Konumuz:  Türkiye ve Referandumlar



1)  1961 Anayasa Referandumu   (9 Temmuz 1961)
            (27 Mayıs 1960  askeri müdahalesinden sonra...  İlk halk oylaması ile
61 Anayasası kabul edildi.  %38.3  hayır  oyuna karşılık  %61.7  evet  oyuyla.)
Çift meclisli yasama organı (senato); kişi hakları, sosyal ve siyasal geniş haklar;  üniversiteler ve TRT özerk.  Anayasa Mahkemesi kurulması...
İnsan haklarına dayanan, sosyal, hukuk devleti.


2)  1982 Anayasa Oylaması   (7 Kasım 1982)
      (12 Eylül 1980 darbesinden sonra)  Yine bir askeri müdahale ve sonrasında hazırlanan "1982 Anayasası"nın halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitmişti Türkiye.  (Tüm siyasi partiler kapatılmış, Meclis çalışmaları durdurulmuş,  sıkı yönetim ortamı vs.)
Halkoylamasına  18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı.  17 milyon 215 bin 559 seçmen "kabul"  (yüzde 91.37),  1 milyon 626 bin 431 seçmen de "ret"  (yüzde 8.63)  oyu kullandı.  Geçici 1. maddesi ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu.  (Otoriteyi, devleti, devlet içinde de Cumhurbaşkanı makamını çok güçlendirmiş sert/katı bir anayasa.  Atatürk milliyetçiliğine bağlı,  laik,  demokratik devlet  vs.)


3)  1987,  "Yasaklı siyasetçiler geri dönsün mü?"   (6 Eylül 1987)
      1982 Anayasası'nın  Geçici 4. maddesi ile siyasi parti liderleri ve yöneticilerine getirilen  5 ve 10 yıllık  siyasi yasakların  kalkıp kalkmaması konusunda.  Az bir farkla  Evet  çıkmış.  (Turgut Özal "Hayır" demiş!)
Böylece yasaklar getiren  geçici 4. madde  yürürlükten kalktı.
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan'a siyaset yolu açılmış oldu.


4)  "Yerel seçimler erkene alınsın mı?"   (25 Eylül 1988)
        Türkiye'nin dördüncü kez önüne getirilen halk oylaması sandığının konusu Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması idi. Seçmenlerin yüzde 65'i "hayır", yüzde 35'i "evet" oyu kullandı.  Böylece dönemin iktidar aprtisi ANAP'ın yerel seçimlerin erkene alınması için  anayasa maddesindeki değişiklik teklifi  kabul edilmedi  ve
13 Kasım 1988  olarak öngörülen erken yerel seçim yapılamadı.
%65  Hayır  ile  Türkiye tarihindeki kabul edilmeyen tek referandum oldu.



5)  2007,   "CB halk tarafından seçilsin mi?"   (21 Ekim 2007)
        Ahmet Necdet Sezer sonrası CB seçiminde sorunlar çıktı.  (CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gidip duruyor. "Türbanlı CB eşi istemeyiz" üzerinden 367 karar yeter sayısı-toplantı sayısı tartışmaları...  Sonunda Abdullah Gül  11. Cumhurbaşkanı oldu.)
Anayasa değişikliği %69 ile kabul edildi. Böylece Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye başlandı. Ayrıca görev süresi 7 yıldan 5 yıla düşürüldü ve ikinci dönem seçilebilme imkanı tanındı (5+5).  (Bu değişikliğe kadar Meclis tarafından bir defa yedi yıllığına seçilmekteydi.)
+ TBMM seçim dönemi  5 yıldan 4 yıla  düşürüldü.



6)  12 Eylül 2010  Anayasa Değişikliği Referandumu
(Yetmez ama Evet - YAE)

      Yüksek yargı organlarında köklü değişiklikler. Ayrıca 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici madde kaldırıldı.

TBMM Başkanlığı'na bağlı olarak  Kamu Denetçiliği Kurumu (ombudsmanlık) kuruldu.  (TBMM'de gizli oyla seçilecek.)
CHP ve MHP  Hayır,  BDP boykot kararı almıştı.
Sonuçlar:  %42 Hayır,  %58 Evet


Şöyle yazmıştım  12 Eylül 2010 Referandumu  başlığında:

           Aradan yıllar geçti,  ancak hâlâ bu referandumdan yadigâr kalan  "YETMEZ AMA EVET" nefreti devam etmekte...
İlginç şekilde,  çabuk unutan ve balık hafızalı bir toplum olmamıza rağmen,  YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Referandumun kendisini ve ne için yapıldığını, değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu  ama bu YETMEZ AMA EVET'i  hiç unutmadı.  Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.
Bir "günah keçisi" olarak  YAE,  bir boşalma unsuru olarak YAE...
"Yetmez ama evet  ihaneti!"  DAN DAN DAN!
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1-2'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor?
Sonra oy pusulasında ya Evet ya da Hayır vardı; "YAE" diye bir seçenek yoktu.  Ama kabak  Yetmez ama Evetçilere  patladı  iyi mi?  :)




7)  2017 Nisan Referandumu
        (Başkanlık Sistemi,
 600 milletvekili...)
Hoşgeldin  Başkanlık sistemi.  Kabulü ile Partili Cumhurbaşkanı.
MV seçilebilme yaşı: 18.  (25'ten 18'e düşürüldü.)  Askerlik hizmetini yapmış olma koşulu da aranmayacak.
Artık Adalet, İç İşleri ve Ulaştırma Bakanları seçimler öncesinde istifa etmiyor.
HSYK üye sayısı düşürüldü,  bazı özellikleri değiştirildi.
Askeri Yargıtay ve AYİM kaldırılarak yüksek mahkemelerin sayısı dörde düşürüldü.  Mevcut  Yüksek mahkemeler:
1) Yargıtay  2) Danıştay  3) Uyuşmazlık Mahkemesi  4) Anayasa Mahkemesi

  -> CB ve TBMM seçimleri  5 yılda bir,  aynı gün yapılır.
  -> TBMM'nin gensoru ve güven oylaması hakkı yok.
  -> Yürütme yetkisi + Başkomutan = CB  -> Bakanları ve yardımcılarını atar.
  -> Bakan + CB yardımcılarının  (eğer MV iseler)  Meclis üyelikleri sona erer.



Bireyin Tasavvurunun Ötesinde: Yasalar Üzerine - Cicero

"O halde adalet de ne ödül ne de ödeme vadeder, o sadece kendisi için arzulanır,
zira bütün erdemlerin nedeni ve anlamıdır."
Cicero (Kitaptan)



Yasa dendiği zaman, hem mesleğin getirmiş olduğu gereksiz ukalalığım, hem de ilgi alanımda yer aldığı için yasa kavramının oluşumunu izlediğim eski çağ hukuku notlarım gözümün önüne gelir hep. İnsan sosyal hayatını düzenlemek için hep yasalara gerek duymuş mudur? Yoksa bir şeyleri düzenleme ihtiyacı ilk olarak nereden çıkmıştır gibi soruların cevabını bu araştırmalarda aradım. Hatta bu yazılara, sitenin sağ yanında bulunan yazılarla ilgili başlıklardan da ulaşabilirsiniz diyerek devam edeyim. Hukuk ve yasa fikrinin, doğal olarak din ile bir bağlantısı olduğunu kabul ederek başlamalıyız. Zira yazılı hukukun ilk örneklerinden Cicero'ya kadar gelen süreç içerisinde ve hatta Cicero'nun size tanıtacağım kitabında da, dinlerin, yasa denilen şeyle ve dolayısıyla hukukla tamamlayıcı(simbiyotik) bir ilişkisi olduğunu söyleyerek kitabı tanıtmaya başlayayım. Kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, hem ciltli, hem de karton kapaklı olarak basılmış 133 sayfalık bir eser. Kitaplığıma verdiğim değer, eserin saklanması gereken bir eser olduğuna dair çaba gerektirmeyen bir öngörü ve yayınevinin cilt kalitelerini daha önce test etmiş olmam sebepleriyle ciltli baskısını tercih ettim. Yasalar Üzerine, Cicero'nun Devlet Üzerine ve Yükümlülükler Üzerine kitaplarından sonra gelen, yine bu kitaplar gibi diyalog tarzına sahip olarak, Atticus, Quintus ve Marcus'un kendi aralarında hukuk, adalet ve yasalara ilişkin kavramları tartışmaları ve Atticus ile Quintus'un Marcus yani Cicero'dan bu kavramları tanımlayarak kendilerini aydınlatmasını istemeleri gibi bir senaryo üzerine kurulmuş. Daha önce diğer örneklerini tanıtmamış olduğum için, diyalog tarzının, bir tiyatro oyunu okuyormuş gibi hissettirdiğini söyleyerek sizler için daha açıklayıcı olmaya çalışacağım. Bununla birlikte, bir tiyatro oyununda yer aldığı üzere duygu aktarımı yok. Tirat kabul edilebilecek uzun monologlarla da karşılaşabiliyorsunuz. Bununla birlikte Marcus tanımlamaları ve görüşlerini aktarmayı sürdürürken Quintus ve Atticus kâh sorularla yönlendirerek, kâh konuya ilişkin karşı tezleri vurgulayarak Cicero'nun gerçekte anlatmak istediği şeyi söylemesine uygun zemini hazırlamaktalar.   

Aslında bu tarz, genel okuma alışkanlığının ötesinde okuyucuyu zorluyor. Özellikle karakterlerin kendileri aralarındaki konuşmalar o döneme ait okuyucunun bilme ihtimalinin çok düşük olduğu karşılıklı olaylara göndermeler yapıyor olduğundan, tanımlamalar ve görüşlere ilişkin Marcellius'un tiratlarına kadar geçen bölümlerde, bakışlarınız bir metne, bir de dipnotlara kayıp duruyor. Eğer dipnotlarda yer alan eski Yunan ve Roma dönemindeki eserlere aşinalığınız varsa daha hızlı ilerleyebiliyorsunuz. Cicero'nun çağının ve hatta çağımızın ilerisinde bir yasa ve hukuk anlayışı olduğunu gösteren pasajlarla karşılaşabileceğiniz gibi aynı zamanda yasa ile Tanrı arasında kurduğu bağdan mütevellit, meşhur Roma'da dahi hukukun dini bir referans olmaksızın var olamayacağı fikrine kapılabilirsiniz. Esasen kapsamlı bir şekilde yaptığım eski çağ hukuku araştırmalarının neticesinde bu kanaate kapılmamak elde değil. Zira dinler ve özellikle dini metinler esas itibariyle aynı zamanda yasal hükümler içermekteler. Dolayısıyla, Tanrıdan, tanrılardan, dinden ve dinlerden bağımsız bir yasa kavramını düşünebilmek hukuk felsefesi içerisinde Tanrı yerine başka bir kavram ikame edilmediği müddetçe mümkün değil. Yasaların ve dinin bu iç içe geçmişliği karşısında, Cicero'nun tespitlerinin yanlışlığından dem vurabilmek de hakeza mümkün değil. Bununla birlikte, dünyayı dinlerden uzak ve ayrıştırılmış bir bakış açısıyla gören insan için Cicero'nun yasanın temeli olarak gördüğü şey ne olarak yorumlanabilir diye de düşünmüyor değilim. Yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi hukuk felsefesi içerisinde yasanın göbekten bağlı olduğu Tanrı kavramı, doğaya evrilebilir. Doğanın hukukundan doğan, hukuk genel ilkeleri ve yasalardan da bahsedilebilir. Ki kitapta da, hatip tarafından zaman zaman doğa kavramı bu olağanüstülüğü karşılamak için kullanılmaktan çekinilmemiş. Buna karşın, adına doğa veya tanrı ne denilirse denilsin, Cicero'nun özünde anlatmaya ve yüceltmeye çalıştığı şey yasa kavramının insan zihninin kapsayacağından daha geniş bir tasavvurun ürünü olduğu.

İnsan zihninin dışında bir tasavvur olduğu vurgusunun yanı sıra, Cicero'nun yasanın doğasının, insan doğasıyla aynı şey olduğunu söylerken, biraz daha ileride İnsanın tanrısal aklı paylaşan bir canlı olduğunu vurgulaması tesadüfi değil. Bu aklı paylaşan canlıların, bir araya gelerek bu tanrısal aklın ürünü olan yasaya riayet etme iradesine erişmeleri vurgulanmak istenen. Bu ortak aklın ortaya çıkaracağı hukuk doğa tarafından onaylanmadıkça da asla erdemli olmayacak. Cicero bu tespitlerinin arkasında da hukukun, özellikle de yasama faaliyetinin çoğunluğun buyruk ve rızası doğrultusunda gerçekleştirilmesinin, yasanın ahlaken en doğru halini almış olduğuna delil teşkil etmeyeceğini de güzel cümlelerle zihinlere kazımış zaten. Elbette Cicero'nun bütün bunları yaparken güncel uygulamalara atıfta bulunması ve örneklendirmelerini Roma hukuki sistemi içerisinden karşılık bulacak şekilde yapması gibi fiili bir mecburiyeti var. Bu sebeple hukuk ve özellikle Roma Hukukuna az biraz aşina olmayan okuyucu için, bazı bölümler sıkıntı verici, dikkat dağıtıcı ve hatta yorucu gelebilir, dipnotlar olmaksızın ilerlemek imkansız hale gelebilir. Ancak hukuk fakültesinde okuyan, hukuk tahsili yapmış veya özel ilgi alanı olarak hukuk ve eski çağ ile ilgilenen okuyucunun muhakkak kütüphanesinde bulunması gereken bir eser. Elbette buradan anlaşılması gereken bu kitabın sadece hukukçulara hitap ediyor olduğu değil. Aksine, toplumun katmanlarının birbiriyle nasıl bir armoni içerisinde yaşayabileceği, bu armoniyi sağlamada hukukun ve yasaların rolünün ne olabileceği, yasaların nasıl düzenlenmesi ve yasa denilen nesnenin nasıl algılanması gerektiği yolunda da, konu dışında pek çok okuyucuya hitap ediyor ve etmeli de. Zira günümüzde, sosyal toplum, hukuk devleti gibi kavramların içi gittikçe boşalıyorsa, bu eksikliğin altında, insanların yasaya, hukuka ve hukukçuya bakış açısında kaybettiği veya kabul etmek istemedikleri gerçeklere ilişkin düşüncelerinin rolünün var olduğu bence kaçınılmaz. Milattan önceki tarihlerde yazılmış bir eserin, günümüz hukuk sistemini anlamaya ve anlamlandırmaya nasıl bir katkısı olabilir ki diye düşünüyorsanız, insanlığın binlerce yıldır aynı sorunların etrafında dönüp durmakta olduğunu anlamak için dahi bu kitabı okumanız yeterli olacaktır diyebilirim. Belki de insanoğlu gelişimini sürekli ertelediği için bir türlü "altın çağa" ulaşamıyoruzdur ne dersiniz?

Kitap okumanın sıradan bir olay olacağı altın çağlarda görüşmek dileğiyle.