sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

 Ara  Güler

Başta İstanbul fotoları olmak üzere, onlarca yıldır çektiği görsellerle ün kazanmış muhabir ve fotoğrafçı Ara Güler dün öldü. (17 Ekim 2018) Fotoğrafları kadar, onu tanıyanlar için aksiliği ve argo ile karışık küfür konusunda gelişkin bir dile sahip olmasıyla da tanınan birisiydi.
Yıllarca "büyük düayen", "fotoğraf sanatçısı" diye öve öve bitiremedikleri, aksi tabiatına ve ağzından küfür damlayan diline bal muamelesi yaptıkları Ara Güler; bir gün Cumhurbaşkanı seçilmiş Recep Tayyip Erdoğan'ı fotoğraflamaya kalkınca, hatırlarsanız Twitter başta olmak üzere sosyal medya yıkılmıştı. Mesele şu:
Bir Ermeni nasıl böyle bir şeyi yaparmış!
(Ha o da sana soracaktı ne yapacağını!)


Ona buna "faşist", "diktatör", "baskı uyguluyor" diyenler, bir fotoğrafçının fotoğraf çekmesinden linç kampanyası başlattılar. Aynı Can Dündar'ın yaptığı kabul edilemez, ne gazetecilik ne basın ilkeleri ile bağdaşmayan kan-sever bazı sokak çağrılarına tepki verenleri bıçak gibi kesiverdikleri gibi...

Bunları daha önce de yazmıştım. Cumhuriyet gazetesi "Usta'yı Ara ki bulasın" gibi bir manşet atmıştı o dönemde. Hendekler gibi şanlı bir direniş sırasında böyle şey nasıl yapılırmış!
Umrumda bile değil, sizin gibi serserileri mi çekecektim, sikimden aşağısı dedi ve hareketini yapıştırdı. E zaten Ara Güler aksinin aksisi adam, ne yapsın senin bahşedilmiş sevimsiz saygını?

Dayanamayıp Ekşi Sözlük'e şunu yazmıştım o günlerde:
selo başkan'ı çekseydi "usta fotoğrafçı", "koca çınar" olacak adam, erdoğan'ı çekince bir gecede harcandı. itinayla insan harcanır. * (kameranı da al git!)
(bkz: istese atom mühendisi bile olabilirdi)


Ara Güler bir söyleşisinde diyor ki:
1915 olayları tartışmalarıyla ilgili: “Her zaman tartışma olmuştur, Taş devrinde de olmuştur, İttihat ve Terakki döneminde de olmuştur, Kanuni Sultan Süleyman devrinde de olmuştur. Bunlar birbirlerini yerler, sonra da otururlar. Hükümetler böyle kurulur.”
...
“Babam benden daha Türktü, ben ondan daha Türküm. Biz Atatürk devrinin çocuğuyuz. Babam eczacı olduğu için Çanakkale Savaşı'nda bulundu, yaralıları taşırdı, iki kez de yaralandı. Bunlar yeni çıktı, son 10 senedir konuşuluyor, eskiden böyle şeyler yoktu. Hiç kimse bana 'sen Ermenisin' demedi, bunu söyleyen olursa döverim.”
(Ara Güler 1951'de Getronagan Ermeni Lisesi'ni bitirmiş bu arada)


Aydın ili Karacasu ilçesi sınırları içinde kalan Afrodisias Antik Kenti'ni keşfettikten sonra, gazetesinin Yazı İşleri Müdürü'nün "Bana taşların yerine Türkan Şoray'ın fotoğrafını çekseydin" dediğini anlatmıştı bir yerde... Ne zaman Türkiye'de basın ve okumuş kesim üzerine bir değerlendirme yapılsa aklıma gelir bu sözü.
Ondan sonra ben bu blogda halkın magazinden başka bir şeyle ilgisi yok, zaten istese de istemese de bu kadıncıklar dayatılıyor; diye yazınca herkes uzaylı gibi "yok yahu!" falan filan...



Ara Güler ile ilgili bir yazı yazıp fotoğraf makinesine değinmemek olmaz.
Ustaya sorarlar, ‘Sen ne marka makineyle fotoğraflarını çekersin?’ diye... Şöyle der:
_Fotoğraf, makineyle mi çekilir? Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum? Roman daktiloyla mı yazılır?  Arkadaş, fotoğraf burayla (gözleriyle kalbini göstererek), burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim. Şunlara bak! Alıyorlar Leica'yı, Canon'u, Nikon'u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam...  Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım. Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim.




Benim onda belki de en sevdiğim taraf aksiliği ve "politik doğrucu" olmaması idi. Fotoğrafçıydı, ama estetize etme delisi değildi.
Savaş muhabirliğinden tiyatroculuktan yazarlıktan fotoğrafçılığa uzanan bir ömürde, denk geldiğim bazı fotolarıyla ona veda edelim.  Hoşçakal Ara Güler!








Yandaki görsel Ara Güler'in Taraf arka sayfa kısa söyleşisinden bir kare.





"Ortalıkta bir sürü parası olan hıyar var. Tehlikeli olan budur."










Adamlar

Bu grup çok çok iyi. Sözler, vokal, yorum, müzik harika, Sağlam sound, güçlü ses farklı yorum, sarsıcı, vurucu ve ironik sözler... Bu ülkede böyle bağımsız müzik yapan gençlerin olması iyi giden bir şeyler olduğuna dair de umut verici. The Doors sevdikleri öyle belli ki. -Favori gruplarımdan biri olan The Doors'u iyi ki seviyorlar.- 2013 yılında İstanbul'da kurulan Adamlar'ın üyeleri: Vokal ve gitarda Tolga Akdoğan, elektrik gitarda Emre Malikler, bas gitarda Can Aydemir ve davulda Berkan Tilavel. İki albümleri var: 2014 tarihli 'Eski Dostum Tankla Gelmiş' ve 2016 tarihli 'Rüyalarda Buruşmuşuz'. Grubun söz yazarı, gitarist ve solisti Tolga: "İnsan o kadar salak ki hayatı doğru yaşayamıyor. Ne yapması gerektiği çok belli aslında... Telefonuyla, aldığı kıyafetle var olmaya çalıştıkça kendini de hayatı da yoruyor... Siyaseti, politikayı yok edelim, dünya bize kalsın. Nasıl olsa bir yolunu buluruz. İnşaat sektörü de yok ola."

Şimdilik en beğendiğim şarkıları: Utanmazsan Unutmam 💙


Yazının devamı

Güneşin Kızkardeşi ve Çok Ağladım

Bazı şarkıları ilk duyduğumda ya müziği, ya sözleri ya da yorumu dikkatimi çeker ve yeniden dinlerim. Buraya eklediğim iki şarkıyı ise hem söz, hem yorum, hem müzik hem de video olarak beğendim ve ard arda onlarca kez hatta günlerce takıntılı dinledim -dinliyorum-, izledim -izliyorum-. Gökçe Kılınçer'in Güneşin Kızkardeşi adlı şarkısını ilk olarak Kasım 2016'da 'Cesur ve Güzel' dizisindeki Sühan'ın koşu sahnesinde duydum. Sonrasında sürekli Gökçe Kılınçer'in albümünü dinledim.  Bu şarkıyla birlikte Aşk Beni Bulunca ve Ne tadı Var Bu Dünyanın favorilerim.



Yazının devamı

Türk Resminde Soyut'un Başlangıcı

20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan soyut sanat, sanatçının içine yönelmesi ve kendini keşfetmesidir. Soyut: Abstract kökeni Latince "abstrahere” sözcüğüdür ve bu şekliyle çıkartmak, eksiltmek, azaltmak gibi çok matematiksel bir anlamı vardır. Nesneler dünyasında yer almayan yani nesnel olmayan, sadece düşünceler dünyasında kalan her şey soyut sözcüğünün kapsamına girer. (Çağa, 1984: 41)

Soyut bir resim, yüzyıllardır alışılmış insan figürlü resimlerden farklı bir etki verir. Burada konu resmin kendi sorunları olur. Renk ve kompozisyon elemanlarının birbirleriyle uyumu yanı sıra sanatçının iç dünyasının şekillenmesi, ortaya konulması önemlidir. İlk bakışta seyirciye tanıdık figürler ve nesneler çağrıştırmadığı için anlaşılmaz gelebilir. Sanatçılar modem resmin ortaya çıktığı dönemlerde bu tür resmi açıklama gereği duyarlar. Wassily Kandinsky 1912 tarihli "Sanatta Zihinsellik Üzerine" adlı kitabında soyut sanatın felsefi yönüyle, Paul Klee "On Modem Art" da modern sanat ile ilgili yazar. Her iki sanatçı da resim ve müzik arasında ilişki kurarlar. Piet Mondrian ise görünen şeylerin gerisindeki gerçekliği arar. İnsanın duygularını harekete geçirecek yaklaşımlardan kaçınır. Ona göre ”Gerçek objeler kullanıldığı zaman duygular harekete geçer ve saf gerçek görünmez". Doğadan yola çıkarak soyutlar, sonunda doğayla da bağlantısı kalmayan bir noktaya ulaşır. Soyut resimde figüratif resimdeki gibi gelenekselleşmiş perspektif ve derinlik ön ve arka plan bilgileri önemini yitirir.

Yazının devamı

Loving Vincent

Dorota Kobiela ve Hugh Welchman'ın yönettiği Loving Vincent filmi Van Gogh'u dünya sanat tarihindeki ressamlar içinde ilk sırada gören; hayatından fazlasıyla etkilenmiş ve hakkında yazılar yazmış benim gibi biri için oldukça hüzünlüydü. Bir iki saat önce 'Aile Arasında' adlı komedi filminde gülerken, Loving Vincent'ı izleyince sarsılmam ve duygulanmam geçmişteki ressamların hayatlarıyla ilgili hassasiyetimle birlikte bazı yönlerden kişisel yaşantımla kurduğum bağın da sonucuydu. Van Gogh'un hayatına dair ne zaman bir şey okusam, izlesem aynı şeyi yaşıyorum aslında. Tam olarak tatlı olmayan bir melankoliye kapılıyorum. Bir yandan da "tam da hayat bu ne yazık ki" diye düşünüyorum. Bu tür bir yazgı sadece Van Gogh'a özgü değil. O şanslıydı bir bakıma seçtiği yolda elinden gelenin fazlasını yaptı.

Vincent van Gogh yaşadığı dönemde değil de 20. yüzyılda değeri anlaşılan, 37 gibi çok genç bir yaşta hayatına son veren, yalnızlığı derinden duyumsayan ama yine de bir umut ve coşkuyla hayata tutunmaya çalışan bir ressam. 28 yaşından sonra resme başlayıp olağanüstü bir çabayla yüzlerce eser meydana getiren aynı zamanda kendini gerçekleştirmeyi öncelikle kendine ispatlamaya uğraşan sevgi dolu ama kaçınılmaz olarak yalnız bir ruh.
Yazının devamı

Koleksiyon Sergisi: Kapı Çalana Açılır

15. İstanbul Bienali süresince yani 12 Kasım'a kadar açık ve bienale parelel bir etkinlik olan 'Kapı Çalana Açılır' Sergisi Nakkaştepe'deki Abdülmecid Efendi Köşkü'nde ücretsiz gezilebilir. Melih Fereli ve Károly Aliotti'nin küratörlüğünü yaptığı sergide Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç'un Koleksiyonundan bir seçkiyi  24 sanatçının 30 eseriyle görmek mümkün. Köşkle ilgili bu blogda daha önce yazdığım için o konuya değinmeyeceğim ama normalde ziyarete kapalı biz de üç yıl önce özel izinle girmiştik. Sergiyi gezmeye gelenler hem Osmanlı Hanedanından bir ressamın 1918 yılına kadar kültür  ve sanat merkezi gibi kullandığı ve ince bir zevki yansıtan detaylarıyla güzel yazlık köşkünü hem de gerçekten seçkin ve görülmeye değer bir koleksiyonu keşfedecekler. Sanatçı, sanata destek veren, sanatçılarla dost olan çok yönlü ve iyi yetişmiş Şehzade Abdülmecid Efendi'nin köşkünün böyle bir sergiye ev sahipliği yapması da köşkün geçmişteki kültür ve sanat dolu günlerine uyuyor. O yüzden İstanbul'daysanız bir iki saatinizi ayırıp sona ermeden mutlaka gezin. Köşkün etrafındaki bahçe düzenlemesi, ağaçlarda oynaşan sincapları, kuşlarıyla ve huzurlu, sakin ortamı da sanat, mimari ve doğa bütünlüğünde güzel zaman geçirmeyi vaad ediyor. Ayrıca sergiye girişte ziyaretçilerin ücretsiz alabileceği  minik kitapçık bilgileri ve fotoğraflarıyla çok iyi hazırlanmış. 
Yazının devamı