Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Merderan'ın Sırrı (Perg Efsaneleri 2. Kitap) - Barış Müstecaplıoğlu



İlk kitabı tanıttığımda Barış Müstecaplıoğlu'nun fantastik kurgu edebiyatı alanında yapmakta olduğu şeyin ne kadar önem arz ettiğini dilim döndüğünce izah etmeye çalıştığıma inanıyorum. Bir yandan da kendi okur perspektifimden ve fantastik kurgu edebiyatı örneklerine olan aşinalığıma dayanarak eksiklik olarak gördüğüm ufak şeyleri de vurgulama ihtiyacı hissetmiştim. Şu an dürüst bir şekilde söyleyebilirim ki, kendi üslubunu, hikayesini, yarattığı evreni bu kadar hızlı bir şekilde kusursuza yaklaştıran başka bir ikinci kitap görmedim. Burada altını ısrarla çizmek istediğim şey eseri kendi içinde değerlendirirken kusursuz tanımını kullanıyor olmam. Tanıtma ritüelimizi bozmadan devam edeyim de söyleyeceklerimi bir an önce paylaşmış olayım. İkinci kitap da İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı ... sayfa. Kitabın özüne geçmeden önce bütün seriye sahip bir okur olarak belirtilmesinde fayda gördüğüm bir husus da var ki; onlar da kitap kapakları. Roman içerisindeki hikayelerden yapılmış illüstrasyonlar gerçekten de birinci sınıf. Romana geçecek olursak iki husus ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Perg Efsaneleri serisine bir yanıyla bağlı olmasına rağmen kitabın kendi içerisinde ayrı bağımsız bir fantastik kurgu romanı niteliği taşıyor olması. Yani aslında ana karakterle ilgili kısa bir özet geçilse rahatlıkla bu romanı seriden bağımsız değerlendirebiliyorsunuz. İşbu yazıyı yazarken üçüncü kitabı da bitirmiş olmanın verdiği bilgiçlikle söylüyorum bunu. Kurgu ilk romanla bağlantılı unsurlar içermekle birlikte, karakterlerin serinin geçmişinden gelen bağlantılarına ikinci kitapta da ilk kitabı okumadan nüfuz edebilmek mümkün. Nazarımda bu Müstecaplıoğlu'nun muazzam anlatım başarısıyla açıklanabilecek bir olgu. Öne çıkan ikinci olgu ise yazarın ilk kitaptan ikinci kitaba kendisini inanılmaz güncellemiş ve geliştirmiş olması hususu. İkinci kitapta, ilk kitaptaki dağınıklık, zaman atlamaları, tanımlama eksiklikleri ikinci kitapta neredeyse yok. Karakterler, hikayenin geçtiği hayali coğrafya, kurguda devamlılığı sağlayan farklı sahnelere geçiş ve fantastik kurgu edebiyatının olmazsa olmazı olan "yolculuk" unsuru çok daha sağlam bir şekilde okuyucuya sunulmuş. Romanı ön plana çıkaran ilk husus olarak belirttiğim bağımsızlık unsuruyla ilk etapta zıtlaşacak bir yorum gibi gelebilir ancak, seri süresince ilk kitapta ve ikinci kitapta sizi serinin sonuna hazırlayan ufak ayrıntıları fark edebiliyorsunuz. Bir ikilem gibi gözüken bu özelliği yani romanın seri içinde bir yandan bağımsız bir roman gibi dururken, diğer yandan serinin devamlılığını sürdürebiliyor olması enfes bir anlatım gücüyle mümkün olabiliyor. Yukarıda da söyledim. Bu satırları üçüncü kitabı da bitirmiş bir okur olarak yazıyorum. O yüzden Müstecaplıoğlu'nun favori yazarlarım arasına girdiğini belirtmeliyim. Sadece düz bir fantastik kurgu romanı olarak bile yeterince etkileyici olan Perg Efsaneleri serisi, bir diğer yönüyle, içerdiği alt metinler sebebiyle yazarın anlatmak istediği pek çok şeyi keşfetmenizi bekliyor. Barış Bey bir yazar olmanın sorumluluğu ile gördüğü olumlu-olumsuz tüm hususları Perg ekseninden zihninizin altına imleyecek ustalık işi bir esere imza atmış. Eskilerin dediği gibi şeksiz-şüphesiz alıp okumanız gereken bir fantastik kurgu serisiyle baş başasınız. Hazır ben dördüncü kitabı okumaya başlamış, üçüncünün de tanıtımını bitirmek üzereyken, sizler de bir an önce alıp okuyun.

Leofold, Guorin ve Nume ile tanışmak için bu satırların sahibi kadar geç kalmış olmayın. 

Kitaplarla kalın. 

Korkak ve Canavar (Perg Efsaneleri 1. Kitap) - Barış Müstecaplıoğlu


"Kimse sadece iyi değildir. Kimse sadece kötü değildir. 
Bir savaşı bitirmek kahramanlıksa, buna kendinle barışarak başla"

Tho-en Kurme, Atalar-97.Söz




Fantastik kurgu edebiyatının ittifakla en önemli yazarı kabul edilen Tolkien'in bu edebiyata ilişkin çektiği yüksek bir çıta var. Ondan sonra yazılan ve hatta bazıları popüler olan çoğu yazar, uzun seriler tamamlamış olsalar da, bugün sıkı bir Tolkien okuru olarak net bir şekilde söyleyebilirim ki, yazılanlar Tolkien'in derinliği, üslubu ve sıfırdan yarattığı kurgusal evrenin yanına dahi yaklaşabilmiş değiller. Belki de doğru yazım motivasyonu Tolkien'in tarzını yakalamak değil de kendi tarzını oluşturmaktır kim bilir. Bununla birlikte, kültürümüzün taşıdığı geniş geleneksel anlatı havuzu ve efsânelerimizin derinliği düşünüldüğünde, Türk yazarlardan, en azından kendi ülke sınırlarını aşacak bir fantastik kurgu romanı çıkmamış olması düşündürücü. Bu hususta bir elin parmaklarını geçmeyecek örneklerin de ülkemizde kendi okuruna ulaşmakta dahi sıkıntı yaşıyor. Canlı örnek her zaman iyidir. Misal bu satırların yazarı olarak sıkı bir fantastik kurgu edebiyatı okuru olmama ve yukarıda belirttiğim kıstasları çok önceleri sağlamış bir seri olmasına rağmen geçen seneye kadar Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri serisinden bîhaberdi. Postmodern edebiyatı parmaklarında oynatan üstadım Metin Savaş bana kendisinden bahsedene dek hiçbir kitabını okumamıştım. Bu anlamda özellikle pişmanlığım büyük. Perg Efsanelerinin bütün kitapları İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış. Size tanıtacağım ilk kitabı da karton kapaklı ve 309 sayfa. Kitapla ilgili olarak ilk kalemde belirtmem gereken husus, bu eserin bir Türk fantastik edebiyatı eseri olarak algılanmaması gerektiği. Perg Efsaneleri batılı usullere göre kaleme alınmış, sekiz dile çevrilmiş, mevcut üslubu ile yabancı pek çok örneğinden daha dikkat çekici bir fantastik kurgu ürünü. Bu konuyu bir yergi veya eleştiri olarak değil, bir tespit olarak dikkatinize sunuyorum. Karşınızda batı menşeili bir kurguya sahip ancak bir Türk tarafından Türkçe yazılmış bir fantastik kurgu serisi var. Kitabın beni derinden etkilediğini söylemeliyim. Elbette burada kusursuz, mükemmel gibi tanımlamalar kullanmayacağım. Bazı ufak noktalarda eleştirilerim var. Ancak belki de komplekslerimizin esiri olduğumdan, bir Türk yazardan bu kadar güzel bir fantastik kurgu romanı okumayı beklemediğimi söyleyebilirim. Hatta yabancı bir yazarın eserini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Tasvirler ve hikayenin geçtiği evrenin tanıtılması konusunda bir miktar eksiklik var. Müstecaplıoğlu'nun kalemi sürükleyici olmasına rağmen yarattığı karakterleri ve evreni kafanızda eksiksiz bir şekilde canlandıramıyorsunuz. Bazı boşlukları mecburen sizin hayal gücünüz dolduruyor. Örneğin Instagramda yazarın kendi paylaşımlarında genç arkadaşların Leofold'u resmedişlerini gördüğümde, benim kafamda çok daha farklı bir canavar figürü belirmiş olduğunu fark ettim. Bu biraz da, karakterin tasvirinin ayrıntılandırılmamış olmasıyla alakalı. Sürükleyicilik anlamında ciddi anlamda en üst düzeyde olan ilk kitap, bu sürükleyiciliğine rağmen bazı yerlerde çok hızlı atlamalara sahip. Kitabı okumaya başladığımda, ana hikayenin dört kitap boyunca süreceği fikrine kapılmama rağmen, ilk kitabın sonuna doğru aniden sona gelmiş olmam rahatsız etmese ve kitaptan aldığım zevki engellemese de, biraz eksik kalmış hissettirdi. Karakterlerin tasvirinde detay olmamasına karşın karakterlerin; diyalogları, kişiliklerini yansıtan alt yapıları ve Müstecaplıoğlu'nun okuruna çok net bir şekilde yansıtmayı başardığı duyguları konusunda da gerçekten türünün en iyi iki üç örneğinden biri olduğunu belirtmeliyim. Üstelik, içi boş bir fantastik kurgu yerine, ahlâki ve felsefi bir altyapısı olan hikayesiyle de bu eserin neden pek çok yabancı dile çevrilerek dünyaya açıldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. Barış Müstecaplıoğlu bu romanıyla yakından takip ettiğim yazarlar arasında yerini aldı bile. Şimdi sırada Perg Efsanelerinin ikinci kitabı olan Merderan'ın Sırrı var. Ön yorum olarak, ilkinden çok daha sürükleyici ve iyi başladığını belirteyim. Daha ayrıntılı yorumları da yakın zamanda sunuyor olacağım.

Bugüne kadar Perg Efsaneleri serisi ile tanışmadıysanız ve fantastik kurgu edebiyatı okuruysanız, Barış Müstecaplıoğlu'nu muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitaplarla kalın.



Hayyam'ın Mirası: Semerkant - Amin Maalouf

"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant'ın üzerinde! 
Değil mi ki o yeryüzünün ecesi? Alıp tüm diğer

kentlerin yazgı iplerini ellerine, çıkmamış mı 
hepsinin üstüne o mağrur?"
Edgar Allan Poe





Bu kadar meşhur bir kitabı 80. baskısında okumanın (-ki bu aldığım baskısı, şimdi kaçıncı baskıda bilmiyorum), ayıplanacak bir tarafı olmadığını sanıyorum. Buna rağmen kitap seçkinciliğinin bir üst noktası olarak "aaa sen bu kitabı yeni mi okuyorsun?" diyen insanların ayıplanacak çok tarafı var. Her kitabı okumak gibi ütopik bir isteğim olsa da, her kitabı okuyamayacağımı iyi biliyorum. Bu sebeple bazı kitaplar zamanı geldiğinde, bazıları ise hiç okunmayacak şekliyle kütüphanemizde beklerler. Bugün size beklemekten sıkılmış meşhur bir kitabı tanıtacağım -ki meşhur kitapları üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra tanıtmak epey anlamsız ve zordur. Okuduysanız bile belki benim gözümden kitaba tekrar bakmak isteyebilirsiniz. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış olan kitap, karton kapaklı 318 sayfa. Gençliğimin çok satanlarından olan bu kitap yerine o dönem yine aynı yazarın "Yüzüncü Ad" isimli romanını okuyup çok beğenmiştim. Bu kitabı ise biraz da sizlere aktaramayacağım hususi sebeplerden dolayı okumayı hep erteledim. Semerkant çok ilginç bir roman. Sizi bir anda hop diye yutuveriyor. Maalouf'un üslubu, çevrenize ördüğü kelimeleri bir anda kurgunun geçtiği şehirlere, geçmiş tarihe götürebiliyor. Romanı okuma sebebim, içerisinde Selçuklulara dair geçen atıflardan ziyade, Hayyam'a olan ilgimden kaynaklanıyor. Bu anlamda Selçuklular genelinde Türklerin olumsuz motiflerle işlenmesine dair kelam etmeye dahi gerek görmüyorum. Hatta o dönem tarihi içerisinde, bir edebi kurguda tarihin tahrifinin mümkün olabileceği ve hatta zaman zaman tarihi kurgu yazarlarının buna teşvik edildiği de düşünülürse, karşı pencereden bakan bir çift gözün kendimizi anlama çabamızda faydası dahi olacağına inananlardanım. Kurgusal açıdan ilerleyişe baktığımda ise romanın Hayyam'ın yaşadığı dönemden yakın tarihe geçene kadar inanılmaz seri olduğunu söyleyebilirim. Ancak romanın yakın tarihi imleyen bölümüne geldiğimde hem okuma iştahım, hem de hızım bir miktar azaldı. Anlatılan hikaye ve kurulan bağlantılar, yakın tarihin İran'ı, kitabın güzel havasına kondurulmak istenen zorlama bir aşk hikayesi ve orada yaşanmakta olanlarla ilgili fikir edinme açısından okumaya devam edebiliyorsunuz. En azından insanı ister istemez, o dönem olanlarla ilgili araştırma yapmaya teşvik ediyor. Tarihi romanlardan öğrenmeye tamamen karşı olmakla birlikte, kurguda köpürtülen olayların tarihi altyapıyı araştırmak ve öğrenmek noktasında inanılmaz motive edici olduğu fikrindeyim. Elbette tarihi altyapıyı araştırmaya başladığınızda Maalouf'un kurguyu tesis edebilmek için kaydedilen tarihi bilgileri bir miktar tahrif ettiğini görebilirsiniz. Sonuç olarak Semerkant, başarılı bir roman algısının ödülünü fazlasıyla almış, uzun yıllar en çok satan kitaplar arasında kendisine yer edinmiş bir roman. Eric Baldassarre'ın yolculuğu bende hep ayrı bir yerde kalmakla birlikte, Maalouf'un kaleminin gücünü hissetmek ve kelimelerini zihninize nakşetmek için okumanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.


Üç Tehlikenin Ortasında: Karanlık Çağ - Murat Başekim

"Ve Dünya Kurallarından ilki de her zaman, 
her zaman, her zaman, Fanilik idi" 
Kitaptan



Aslında Murat Başekim'in bu kitabını Ayarsız dergide nispeten daha kısa olacak bir şekilde tanıtmıştım. Yine de orada bir kaç kelâm eksik etmiş olabileceğimi düşündüğümden tekrar bir inceleme yazısı kaleme almak zorunluluğu hissettim. Olasılık Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 330 sayfa. Dergideki en önemli eleştirim, kitabın kapağına yönelikti. Bu konuda fikrim çok fazla değişmese de, kitaba çok uzun süre bakınca kapağa alışır gibi oluyorsunuz. En azından çizimin, kitabın esas oğlanını gözünüzde canlandırmak adına, çok faydalı olduğunu söylemeliyim. Tabii ufak bir itirazla. Çungar Alp olduğunu tahmin ettiğim Avar savaşçısı, Orta Asya'dan bu bölgeye geçmiş, pek çok Asyalı topluluk mensubundan farklı olarak, pantolon giymemiş. Takıla takıla buna mı takıldın diyebilirsiniz, ancak bence bu önemli bir detay. Zira at üzerinde savaşan Avar savaşçılarının bu kadar ölümcül olabilme ve atla tek vücutmuş gibi hareket edebiliyor olmalarının en önemli sebeplerinden birisi pantolon giyiyor olmaları. Burada Çungar Alp daha çok bir Frenk savaşçısı gibi resmedilmiş olabilir diye düşünüyorum. Neyse bu kadar, gereksiz goygoydan sonra, romanı muazzam kılan ayrıntılara geçebilirim. Bu sitedeki pek çok tanıtımında belirttiğim gibi Murat Başekim en sevdiğim ve kitaplarını beklediğim sayılı Türk yazarlarından bir tanesi. Kitabı onun yazdığını gördüğüm an, kitaba ilişkin maddi diğer hiçbir detaya takılmadan rahatlıkla kitabını satın alabiliyorum. Bu seferde beni şaşırtmadığı ve bu ilkede değişikliğe gitmek zorunda bırakmadığı için kendisine ve kalemine minnettarım. Tarihi kurgunun artık kıymete değer bir yanının kalmadığı, neredeyse eline kalem alıp bu uğurda yola çıkmış pek çok yazarın, doğru olsun, olmasın araştırma zahmeti görmeden romanlar kaleme alıp birbirlerini tekrar ettiği bir dönemde; hem tarihi, hem de fantastik kurgu okuyucusunu memnun eden bu tip romanlar nedense ya az biliniyor ya da hiç bilinmiyor. Açıkçası arkadaşlık ettiğim kitapseverlere dahi sorduğumda adını pek az işittiğim bir yazar Murat Başekim. Onun hem iki romanında, hem de hikayelerinin altında yatan felsefenin, anlam arayışının ve üslubunun çok tehlikeli bir üçlü olduğuna inanıyorum. Bu konuyla ilgili eleştirileri son bölüme saklamak kaydıyla size biraz da kitaptan bahsedeyim. Efendim, Orta Asya'dan at üzerinde savaşa savaşa gelerek, en sonunda Alp dağlarının yakınlarında bir bölgede kısılmayı başaran bozkırlı Avarların ve bu savaşçıların komutanı olan yaşlı Çungar Alp'in hikayesini okuyoruz. Başekim, yine genel roman karakterleri ele alınarak değerlendirildiğinde anti-kahraman olarak değerlendirilebilecek, kusurlu ve zaman zaman okuyucunun sinirlerini oynatabilecek bir baş karakter yaratmış. Çungar Alp, zaman zaman geçirdiği sinir krizleri sonucu yol açtığı şeyler, ikircikli kişiliği, yaşadığı zamana dek, çoktan savaşarak ölmüş olmayı dilemesine karşın, hâlen ölmeyi başaramamış olması sebebiyle roman boyunca pek çok sürprize gebe bir karakter aslında. Daha önceki romanında fantastik kurgu ögeleri, daha çok yan hikayeye ait duran Başekim, bu kitapta da, önce okuyucuya bir tarihi kurgu romanı okuduğu hissini yaratacak bir giriş yapmakla birlikte, fantastik kurgu ve korku ögeleri bu romanda çok daha baskın ve romanı farklı kılıyor. Üstelik, Çungar Alp karakteri ve Roland karakteri üzerinden felsefi anlamda çok sağlam bir eleştirinin ve farkındalığın izlerini görebiliyorsunuz. Yıllar yılı, özellikle ülkemiz hakkında üretilen en önemli argüman olan iki kültürün tam arasında kalmak bu hikayede çok derinlikli bir zeminde karşılık buluyor. Pek çok konuda birey olarak kendi içimize seslediğimiz sorunlarımızı, karakterleri aracılığıyla dışa vuruyor yazar.

Sonuç olarak, kendimize yönelttiğimiz en beylik eleştirilerimizden birisi "ne batılı, ne de doğulu olmayı" başaramadığımız yönünde. Yazarın böyle bir anlam yaratma kastı olup olmadığını bilmemekle birlikte, Çungar Alp bir anlamıyla tam Türkiye'yi hatırlatıyor bana. Batıyla işini bitirip, doğuya dönmeye çabalayan ve bu çabası sırasında gittikçe daha da batıya saplanan bir imge canlandı kafamda. Ne diyelim, belki de doğru anlamışımdır kendisini.

İnsanın henüz öte aleme göçmeden A'raf'ın ne olduğunu anlayabilmesi açısından Murat Başekim'in romanı kaçırılmaması gereken bir fırsat. Bu zamana kadar bir romanı ve hikayesini okumadıysanız, en azından kendisine bir öncelik tanımanız gerektiğine inanıyorum.

Kitaplarla kalın.


Mülteci Düşüncelerin Mizahı: Eski Karım Uzaya Gidiyor - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Çadırımın üstü gümüş vitray. Züğürdüm, bir hırka bir kaykay
Çadırımın üstü krom karamel. Öpmeden giderim, sen düşüme gel"
Romandan



Bildiğiniz üzere, korku edebiyatı ile ilgili bir kaç kitabı inceleyerek dergiye bir yazı hazırlamış ve bu kitaplardan birisini tanıtırken, çağdaş Türk edebiyatında açık ara ilk üç listem olduğundan bahsetmiştim. Bahadır Cüneyt Yalçın da bu listemde yer alan ikinci yazardır. Kendisiyle tanışma onuruna erişmem ile tetkik edebildiğim kadarıyla başarısının altında yatan en önemli nedenlerden birisi de kalemine yansıtmayı başardığına inandığım samimiyetinin sahiciliği. Memleketimizin, acılı arabesk ve hatta zaman zaman grotesk bir üslupla sarmalanmış anormal havasını biraz olsun dağıtmak için kalemini ve zekasını konuşturmaktan geri durmadığı birbirinden farklı üç romanı var ki, diğer ikisini yine bu blog içerisinde tanıttım. Yalçın'ın son romanı "Eski Karım Uzaya Gidiyor" yine April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 264 sayfalık bir roman. Okurken bir yandan hafızanızı, öbür yandan zekanızı kamçılayan esprili bir üslupla yazılmış olan kitap, yazarın üslubunun perçinlendiği roman olmuş. Yazarlar hangi konuda veya türde yazıyor olurlarsa olsunlar, okuyucularının o yazarda bulup sahiplendikleri asıl şeyin üslupları olduğunu düşünüyorum. Yalçın'ın bu konuda geliştirdiği, insana bir yandan beyin fırtınası yaptırırken, diğer yandan onun düşünmesine fırsat vermeden hızla okumaya devam etmesine sebep olan üslubu size tanıtmakta olduğum romanıyla tavan yapmış durumda. Okurken zaman zaman ana makineniz yani beyninizin bir tarafının ısındığını hissettiğiniz olmuş mudur? İşte ben bu kitabı okurken durum tam da böyle oldu. Hikayenin anlatılış ve aktarılış şekli diğer iki romandaki usullere tabi durumda. Yani birbirinden farklı karakterlerin gözünden romanın sonuna kadar uzanan ilk etaplarda karmaşa izlenimi veren planlı bir kaos yaratılıyor yine. Bir önceki romanından farklı olarak, bu romanında ana karakter epey eğlenceli. Zaten karmakarışık espriler yapan görece başarısız bir komedyen olan Şener başlı başına mizah malzemesi. Romanın konusunu kısaca özetlemem gerekirse, Tirineş isimli kurmaca bir gezegenden dünyamıza iltica etmiş uzaylılardan biri ile aynı evi paylaşan başarısız komedyen Şener'in boşanma, artıya geçme çabaları içerisinde geçen hayatından bir kesit diyebiliriz. Daha fazlası olarak anlatılacak her şey "macera" kelimesi ile açıklanabilir. Yalçın'ın üslubu ve yazım tekniği değişmemekle birlikte, bu kitabında kurgu ve kitaplarını meydana getiren unsurların ağırlık dereceleri biraz yer değiştirmiş.

En çok dikkatimi çeken şey, yazarın diğer romanlarında olağan bir kurgunun içerisine yerleştirdiği, harflerin toplamında oluşan kelimelerden daha derin anlamlar taşıyan tasarlanmış cümlelerinin bu romanda tasarlanmış paragraflara dönüşmüş olması. Belirttiğim cümle öbekleri bu romanda daha fazla ağırlık kazanmış. Elbette bu insanların okuma zevkine göre ya hoşa giden ya da nefret edilen bir hale bürünebiliyor. Çünkü henüz başta belirttiğim gibi, üzerinde düşünülmesi, hazmedilmesi ve hatta zihninizin içerisinde geviş getirir misali, yaya yaya tadına bakılması gereken cümleleri tam anlamıyla idrak edemeden, yazarın üslubunun da süratiyle bir sonraki sayfaya geçmiş buluyorsunuz kendinizi. Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da merak unsurunu inanılmaz baskın kılan şey bu. Bir an önce kurgunun sonuna ulaşma ihtiyacı hissediyor insan. Bu yüzden, kitabı bitirdikten sonra yüzümde yayılan gülümsemenin henüz tadını çıkartamadan kendi kendime "bu romanı baştan bir kez daha okumalıyım" deme ihtiyacı hissettim. Bunu demekteki motivasyonum, her şeyin inanılmaz bir hızda gerçekleşmiş olması akabinde, romanda bir atfı, bir espriyi veya hikayenin kurgusuna ilişkin herhangi başka bir şeyi göz ardı etmiş olup, olmayacağım endişesiydi. Yoksa kitap genel itibariyle bir okur olarak benim beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Mesaj kaygısı olmadan toplumsal yaşantımızın sorunlarına değinebilmesi ve bunu üç romandır başarıyla yürütüyor olması takdir edilesi bir özellik. Aslında bir şeyler anlatmak, bir şeyleri vurgulamak, dikkati bir yerlere çekmek gibi bir gayesi olduğuna dair hiçbir izlenim olmamasına karşın, okura metinden çıkarım yapma şansı tanıyan bir kalemi var yazarın. Salt bu sebeple Tirineşlilerin durumunu okurken gözünüzün önüne ülkemizde son zamanda yaşamaya çalışan Suriyeli, Iraklı, Afgan mülteciler gelebiliyor. Üç kitabında da rastladığım kurgusal ilerleyişler sebebiyle yazarın bu konuda bir mesaj iletme kaygısı olmadığı hususunda neredeyse eminim. Eğer böyle bir iletim kaygısı varsa da, bir okuyucu olarak bana hiç hissettirmedi. Bu hususu önüne gelen her metinden ders çıkarmaya meyilli bir okuyucu olduğum için aktarıyor da olabilirim tabii. Kitapla ilgili bizim kuşaktan pek çok kişinin hoşuna gidebilecek bir jestten de ayrıca bahsetmem lazım. Şener'in hayalinde yarattığı figürler olarak vücut bulsalar da, rahmetli Nejat Uygur'un ve Atilla Arcan'ın bu romanda yeniden bir karakter bulmuş olmaları, tiyatro ve televizyon programlarını izleyerek büyümüş bir çocuk olarak beni epey mutlu etti.

Yukarıda belki de dağınık bir şekilde anlattığım üzere, yazarın kurguda ağırlık verdiği bir nevi "kelime cambazlıkları" diğer eserleriyle kıyaslandığında kurguyu az bir miktar zayıflatmış. Elbette bu romanda da şaşırtıcı olaylar ağı, beklenmedik geçişler okuyucuyu yine sarıyor. Kurgudaki bu ufacık eksiklik kendisini romanın sonunda göstermiş biraz. Romanın yan karakterlerinden birisi olan Micus adlı bir yapay zeka var ki, romanın sonucuna bir şekilde eklemlenmesi, sonucunu etkilemesi yönünde, okuma sırasında ben de beklenti oluşturan bir yan karakterdi. Onunla ilgili olan pasajları, romanın bütününden ayırmaya sebep olan bağlantısızlık da okur olarak beni ufak da olsa bir hayal kırıklığına uğrattı. Nihayetinde Yalçın'ın romanını başka bir şekilde idrak etmem gerektiği kanaatine vardım. Ki kendisiyle yüz yüze karşılaştığımızda aslında benim zihnimde oluşan bu tespiti kendisi de yüzüme karşı söyledi. Bu kitap bir "Hep Lunapark" veya "Mütevazı Bir İntikam" değil. Aynı olmak zorunda olmadıkları gibi okurun, beklentilerini, kurgusal benzerliğe dayanarak değil de yazarın üslubuna göre belirlemeleri gerektiği gerçeğini hatırlatıyor bu kitap. Dolayısıyla Bahadır Cüneyt Yalçın tarafından yazılmış bir romanın hangi kurgusal unsurlara dayanıyor olursa olsun beni güldürmeyi başarabilmesi ve hatta zaman zaman bunu sesli olarak yaptırabilmesi benim için önemli. Bir kitap okurken yüksek sesle kahkaha atabilmek, çok sık karşılaşılmayan ve genelde normal olmayan bir durum benim için. En esprili kitapları okurken bile yüzüne yayılan tebessümden ötesi olmayan bir adamın, kitap okurken kahkaha atması elbette onun için en önemli değerlendirme kıstası olacaktır. Sonuç olarak Eski Karım Uzaya Gidiyor, eğlenceli, okuruna kahkaha attırabilen, kafasında hızlıca geçen düşüncelerin arasında çözülmekten uzaklaşıyor gibi gözükürken, çözümün ta kendisi olan tasarlanmış kelimelerin bir araya geldiği güzel bir roman. Bu arada romanın etrafında gezinirken söylemeyi unuttuğum bir şey olduğunu fark ettim. Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunu seviyor olmamın en önemli sebeplerinden birisi de, onun mutlu sonları arzulayan okuyucular için en kalifiye sığınak olması. Yalçın, okuyucusuna, bu coğrafyada sürekli acıklı, hüzünlü, insanı geren, paramparça eden şeylerle hastalıklı bir mutluluğa sığınmak yerine, alıkonuldukları samimi mutluluklarla dolu bir kurgu vaat eden az sayıda yazardan birisi. İşte tam da bu yüzden, yazmaya ve bizleri mutlu etmeye devam etmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkenin insanları mutlu olmayı bir türlü öğrenemedikleri için başkalarını mutsuz etmekte beis görmüyor. Çünkü bu ülkenin insanları, ağız dolusu kahkaha atmayı bilmediği için hep ince ince gözyaşı döküyor.

Sosyal medyada hep tekrar ettiği bir cümleyle bitirmek istiyorum yazımı.

"Sonra da efendim "neden mizah edebiyatı"?"







Kabadayılar, Gulyabaniler ve Galatalı Bir Dilber: Yedikuleli Mansur - Mehmet Berk Yaltırık

"İnsanlar korkulacak şeylerden korkmazlarsa,
daha korkunç şeylerle karşılaşırlar"
Lao Tzu



Korku edebiyatı denildiğinde, son dönemde edebiyatımız adına şaha kalkmış bir şekilde gelen çok başarılı yazarlar, hikayeler ve romanlar görmekteyiz. Özellikle belirli yayınevleri, bu doğrultuda bir külliyat gelişmesi için çok ciddi emek sarf ediyorlar. İthaki Yayınları da kendimi bildim bileli bu çizgide gitmekte. Zira kütüphanemin ilk korku eserlerinden birisi olan "Karanlıkta 33 Yazar" yayınevlerinden çıktığı gibi son dönemde "14 Şubat için 14 Korku Hikayesi" adlı kitap ile de bu konudaki takdire şayan tutumlarını devam ettiriyorlar. Ancak hepsinden önemlisi, özellikle twitter da yer alan mesaj zincirleri(flood) üzerinden çok ürkütücü hikayeler anlatan ve bu konuda ciddi bir fenomen haline gelen Mehmet Berk Yaltırık'ın son kitabıyla da tekrar karşımıza çıkmış durumdalar. Evet size tanıtacağım kitap İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 296 sayfalık bir eser. İnsanın kendi kültürünü tanıyabilmesi için pek çok fırsat çıkıyor karşısına. Bizler kültür denildiğinde pek dar algılayabiliyoruz konuyu, ama bu kavramın içerisinde bir toplumun nelere güldüğü, nelere üzüldüğü, nelerden korktuğu da giriyor. Mehmet Berk Yaltırık, tanıtmakta olduğum romanıyla size bu fırsatı korku penceresinden bakmanızı sağlayacak bir isim. Geçmişinde inanılmaz derinlikte malzeme olmasına karşın, Türk edebiyatında pek işlenmeyen, zaten sınırlı olan ve korku-fantastik olarak adlandırılan edebiyat türü adına, Başekim'den sonra, yazdığı eserleri takip edeceğim ikinci isim olarak da çoktan kendi hususi listeme girdi ismi. Yedikuleli Mansur sürükleyici bir kitap. Yazarının da pek çok defa üzerini çizerek belirtmiş olduğu "gece okunması" hususundaki telkinlere uyduğunuz takdirde, kitap tam bir uyku katili. Elbette bu pek çok okur için arzulanılan bir durum. Hangimiz gece uykularımızı kaçıracak kadar sürükleyici bir kitap okumak istemediğini iddia edebilir ki? Kitap bu sürükleyicilik ihtiyacını karşılama konusunda kesinlikle birinci sınıf. Bu sürükleyiciliği sağlayan en önemli unsurlardan birisi, kitabın özellikle erkek okuyucularının genetik kodlarına hitap edebilecek kabadayılık, lokal mafya hikayeleri ile gerilimli bir damarı yakalamış olması. Bunun yanı sıra karakterler, yazarın üslubundaki en ufak ayrıntılarla, zihninizde işlenmiş bir görsel olarak arz-ı endam edebiliyorlar. Romanda geçen karakterlerin, mensubiyetleri, giyimleri, hareket tarzları, konuşma şekilleri ve modellemeleri çok başarılı. Hele ki Mansur'un aşık olduğu Galatalı dilberin kokusu, gecenin bir yarısı burnuma kadar geldi. Bu başarılı modellemenin bir neticesi olarak daha romanın başında tanıdığınız bir karaktere anında kapılıp, kurgudan çıktığı son ana üzülürken bulabiliyorsunuz kendinizi.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İstanbul'unda, Bizans bakiyesi olan, yazarın zorbas olarak tanımladığı bitirimlik, kabadayılık kültürü kurgulanmış. Yazar, kitabın giriş kısmında, önsöz mahiyetinde aslında her şeyin nasıl kurgulandığı, araştırmalarının uzandığı dönemlerle romanın geçtiği dönemlerin arasında uzun bir mesafe bulunduğu, hakikatte izleri tam olarak tespit edilemeyen bir kabadayılık kültürünü kurguladığını açıklıyor. Aslında keşke bu açıklamalarına romanda kullanılan türkülerin de tamamen kurgu ürünü olduğuna dair bir açıklamayı ekleseymiş diye içimden geçiriyorum. Zira romanda ki en yoğun dipnotları aynı cümleyi içeren "müziklerin tarihin o döneminde var olup olmadığının bilinmediği, roman için kurgulandığını belirten" bir ifade kaplıyor ve roman içerisindeki bütün türküler için aynı ifade kullanılmış. Dolayısıyla bir kerede yapılmış bir açıklama ile farklı bir bilgi içeren dipnot olması ihtimali yüzünden aynı satırlar tekrar tekrar okunmak zorunda kalınıyor. Hatta altta geçen ifadenin ne olduğu artık ezberlenmesine rağmen, dipnot işaretinden dolayı "acaba farklı bir şey mi var?" beklentisi ile defalarca o dipnotu okuduğunuz için dikkatiniz dağılabiliyor. Bu bahsettiğim husus, romanda gözüme çarpan tek olumsuzluk. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmemin sebebi de, okuma akışını kesen dipnotların, aynı içerikle olmaları halinde, okuyucunun metine odaklanmasını engelliyor olması hususu. Romanın başat unsuru, o dönemde gerçekten var olup olmadıkları kati delillerle belirlenmemiş olmasına rağmen, yazarın giriş kısmında peşinen bilgi verdiği, aslında var olmayan kurgu kaynaklar. Zaten kurgu olan romanı, gerçek kılma adına ilgi çekici bir yöntem olarak okuyucuya ayrı bir keyif veriyor. Elbette romanın sürükleyiciliği sırasında, bölüm girişlerinde verilen uydurma tarihi vesikaların gerçekliğini sorgulamaz hale gelebiliyorsunuz. Her ne kadar aklınızın bir ucunda bu kaynakların, aslında var olmayan, yazarın muhayyilesinin ürünü kaynaklar olduğunu bilseniz de, kurgunun heyecanı, olayların birden bire ve hızlı şekilde gelişmesi karşısında, sanki gerçekten romanın geçtiği Osmanlı dönemindeki kabadayılık müessesini araştıran kaynaklar varmış gibi fehmedilebiliyor. Romandaki hareket, heyecan, gerilim unsurları tadını aşmayacak kararda. Ancak aynı şeyi korku için söyleyemiyorsunuz. Yazarın sosyal medyadaki açıklamalarından korku dozunun bilerek düşük tutulduğu söyleniyor. Buna rağmen, az bir doz da olsa kitabı gece yatarken okuduğunuzda rüyalarınıza girebilecek ürkütücü bölümler var. İnsan ister istemez, korku dozu yükseldiğinde ortaya nasıl bir kitap çıkacağını merak etmiyor değil. Zira mevcut romanda, az olduğu derinden hissedilmekle birlikte, romanın en uygun yerlerine yedirilmiş "korku" sekansları bile okuyucuyu yeterince ürpertmeye ve rahatsız etmeye yetiyor. Elbette bu duyguyu derinden hissetmek için yine yazarın ve bazı okurlarının tavsiyesine uyarak kitabı, gece yatmadan önce, karanlıkta bir masa lambası veya kitap ışığı altında okuyarak deneyimlemeniz mümkün. Yine de bir miktar daha fazla korku romanı olduğundan daha ileriye itebilirdi diye düşünüyorum.

Aslında burada daha geniş bahsedilmeyi hak eden bir unsur daha var ki, o da son dönem Türk edebiyatında yüzünü daha sık göstermeye başlayan, korku ve fantastik edebiyatın iç içe geçmiş olması konusu. Yedikuleli Mansur da aslında türü itibariyle korku-fantastik denilebilecek bir roman. Bunu bu kadar net söyleyebiliyor olmamızın sebebi, fantastik kurgularda boy gösterebilecek, yaratıklar, hayaletler, cadılar, cinler, periler, kurt adamlar ve hatta vampirler gibi ögelerin aynı zamanda karakter yapıları sebebiyle korku türüne ait varlıklar olmasından kaynaklanıyor. Belki yukarıda yazdıklarımla çelişeceğini düşünebilirsiniz, ancak romanda korku unsuru az olmakla birlikte, bahsettiğim korkutucu fantastik figürler, romanı gerçekçi plandan çıkarmayacak gayet muteber bir dozda kullanılmış. Romanın içerisinde normalde evrensel fantastik kurgunun sahasına giren cadılar ve kurt adamlar gibi yaratıkların, menşei nereye ait olursa olsun Osmanlılaşmış versiyonlar olduklarını belirtmekte abartı olmayacaktır. Yazar bu unsurları, kurguda sırıtmayacak ve kendi fantastik kültürümüzün bir parçası olarak algılanacak şekilde ayarlamış ve üstüne üstlük bunu da tarihi bir temele oturtmayı başarmış. Bence bu husus, roman adına en dikkat çeken yönlerden bir tanesi. Roman ilk okunuşta gerçekten bir ilk roman için kaliteli bir iş çıkartıldığını gösteriyor. Üstelik devamı olacağına dair beklenti uyandıran bir finalle ve yazarının Mansur'un hikayelerinin daha korkutucu bir dozda ilerleyeceği yönündeki açıklamalarına dayanarak bunu söyleyebiliyoruz. Buna karşın, kurguda bazı olayların çok hızlı sonuçlanması, okuyucunun bir anlamda bazı ufak oldu bittilerle karşı karşıya kalması gibi sebeplerle peşinen bu eserin bir "magnum opus" olabileceğini söylemek için erken olduğu gibi, böyle bir betimlemenin benzeri eserlere de haksızlık olacağına inanıyorum. Ancak Mehmet Berk Yaltırık'ın korku-fantastik edebiyatı türüne uzun yıllara sari bir damga vurmak üzere olduğunun en önemli işareti olduğu da su götürmez bir gerçek. Türk masalları ve efsanelerinin etkisinde tatmin edici bir korku-fantastik kurgu romanı okumak istiyorsanız, Yedikuleli Mansur kalbur üstü bir roman olarak gecelerinizi ve korkularınızı süslemek için ön plana çıkıyor.

Bu zamana kadar, kitaplarla farklı duygular yaşayıp, korku ve gerilimi kitap vasıtasıyla tatmadıysanız, kesinlikle edinmeniz gereken bir roman olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitaplarla kalın.