Murat Başekim Külliyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Başekim Külliyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Üç Tehlikenin Ortasında: Karanlık Çağ - Murat Başekim

"Ve Dünya Kurallarından ilki de her zaman, 
her zaman, her zaman, Fanilik idi" 
Kitaptan



Aslında Murat Başekim'in bu kitabını Ayarsız dergide nispeten daha kısa olacak bir şekilde tanıtmıştım. Yine de orada bir kaç kelâm eksik etmiş olabileceğimi düşündüğümden tekrar bir inceleme yazısı kaleme almak zorunluluğu hissettim. Olasılık Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 330 sayfa. Dergideki en önemli eleştirim, kitabın kapağına yönelikti. Bu konuda fikrim çok fazla değişmese de, kitaba çok uzun süre bakınca kapağa alışır gibi oluyorsunuz. En azından çizimin, kitabın esas oğlanını gözünüzde canlandırmak adına, çok faydalı olduğunu söylemeliyim. Tabii ufak bir itirazla. Çungar Alp olduğunu tahmin ettiğim Avar savaşçısı, Orta Asya'dan bu bölgeye geçmiş, pek çok Asyalı topluluk mensubundan farklı olarak, pantolon giymemiş. Takıla takıla buna mı takıldın diyebilirsiniz, ancak bence bu önemli bir detay. Zira at üzerinde savaşan Avar savaşçılarının bu kadar ölümcül olabilme ve atla tek vücutmuş gibi hareket edebiliyor olmalarının en önemli sebeplerinden birisi pantolon giyiyor olmaları. Burada Çungar Alp daha çok bir Frenk savaşçısı gibi resmedilmiş olabilir diye düşünüyorum. Neyse bu kadar, gereksiz goygoydan sonra, romanı muazzam kılan ayrıntılara geçebilirim. Bu sitedeki pek çok tanıtımında belirttiğim gibi Murat Başekim en sevdiğim ve kitaplarını beklediğim sayılı Türk yazarlarından bir tanesi. Kitabı onun yazdığını gördüğüm an, kitaba ilişkin maddi diğer hiçbir detaya takılmadan rahatlıkla kitabını satın alabiliyorum. Bu seferde beni şaşırtmadığı ve bu ilkede değişikliğe gitmek zorunda bırakmadığı için kendisine ve kalemine minnettarım. Tarihi kurgunun artık kıymete değer bir yanının kalmadığı, neredeyse eline kalem alıp bu uğurda yola çıkmış pek çok yazarın, doğru olsun, olmasın araştırma zahmeti görmeden romanlar kaleme alıp birbirlerini tekrar ettiği bir dönemde; hem tarihi, hem de fantastik kurgu okuyucusunu memnun eden bu tip romanlar nedense ya az biliniyor ya da hiç bilinmiyor. Açıkçası arkadaşlık ettiğim kitapseverlere dahi sorduğumda adını pek az işittiğim bir yazar Murat Başekim. Onun hem iki romanında, hem de hikayelerinin altında yatan felsefenin, anlam arayışının ve üslubunun çok tehlikeli bir üçlü olduğuna inanıyorum. Bu konuyla ilgili eleştirileri son bölüme saklamak kaydıyla size biraz da kitaptan bahsedeyim. Efendim, Orta Asya'dan at üzerinde savaşa savaşa gelerek, en sonunda Alp dağlarının yakınlarında bir bölgede kısılmayı başaran bozkırlı Avarların ve bu savaşçıların komutanı olan yaşlı Çungar Alp'in hikayesini okuyoruz. Başekim, yine genel roman karakterleri ele alınarak değerlendirildiğinde anti-kahraman olarak değerlendirilebilecek, kusurlu ve zaman zaman okuyucunun sinirlerini oynatabilecek bir baş karakter yaratmış. Çungar Alp, zaman zaman geçirdiği sinir krizleri sonucu yol açtığı şeyler, ikircikli kişiliği, yaşadığı zamana dek, çoktan savaşarak ölmüş olmayı dilemesine karşın, hâlen ölmeyi başaramamış olması sebebiyle roman boyunca pek çok sürprize gebe bir karakter aslında. Daha önceki romanında fantastik kurgu ögeleri, daha çok yan hikayeye ait duran Başekim, bu kitapta da, önce okuyucuya bir tarihi kurgu romanı okuduğu hissini yaratacak bir giriş yapmakla birlikte, fantastik kurgu ve korku ögeleri bu romanda çok daha baskın ve romanı farklı kılıyor. Üstelik, Çungar Alp karakteri ve Roland karakteri üzerinden felsefi anlamda çok sağlam bir eleştirinin ve farkındalığın izlerini görebiliyorsunuz. Yıllar yılı, özellikle ülkemiz hakkında üretilen en önemli argüman olan iki kültürün tam arasında kalmak bu hikayede çok derinlikli bir zeminde karşılık buluyor. Pek çok konuda birey olarak kendi içimize seslediğimiz sorunlarımızı, karakterleri aracılığıyla dışa vuruyor yazar.

Sonuç olarak, kendimize yönelttiğimiz en beylik eleştirilerimizden birisi "ne batılı, ne de doğulu olmayı" başaramadığımız yönünde. Yazarın böyle bir anlam yaratma kastı olup olmadığını bilmemekle birlikte, Çungar Alp bir anlamıyla tam Türkiye'yi hatırlatıyor bana. Batıyla işini bitirip, doğuya dönmeye çabalayan ve bu çabası sırasında gittikçe daha da batıya saplanan bir imge canlandı kafamda. Ne diyelim, belki de doğru anlamışımdır kendisini.

İnsanın henüz öte aleme göçmeden A'raf'ın ne olduğunu anlayabilmesi açısından Murat Başekim'in romanı kaçırılmaması gereken bir fırsat. Bu zamana kadar bir romanı ve hikayesini okumadıysanız, en azından kendisine bir öncelik tanımanız gerektiğine inanıyorum.

Kitaplarla kalın.


Garbın Ufkundaki Şark Balyozu: Demir Dövme Hikayeleri - Murat Başekim

"Korkunun kaynağı gelecekte yatar. 
Kim gelecekten kurtulmuşsa, 
korkacak bir şeyi yoktur"
Milan Kundera



Evet fark etmiş olacağınız üzere, bu ay arka arkaya korku eserleri tanıtıyor durumdayım. Ayarsız derginin Mayıs sayısı için korku teması üzerinden bir şeyler çiziktirdiğim yazımda, yazıya rehberlik eden üç kitaptan birisi de benim kitaplarını büyük bir iştahla okuduğum Murat Başekim'e ait. Bu yazıya başlamadan önce Murat Başekim kitapları ile nasıl tanıştığımı tekrar hatırladım birden. Kendimi tarih kitapları okumaya adamış olduğum bir dönemde, İskitlerle ilgili kaynak kitap ararken, yazarın İskit romanı ile karşılaşmış, daha sonra acaba başka ne tip kitaplar yazmıştır diye ararken İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış olan "DG" isimli kitabı ve İskit'i hemen sipariş etmiştim. Belki hacminden dolayı, belki de İskit'i okumaya henüz yeterli alt yapım olmadığından, ilk olarak ince bir kitap olan ve Deli Gücük hikayelerini barındıran kitabını okuyunca da üslubuna hayran kalmıştım. İskit'i okuduktan sonrası ise daha üçüncü kitabında yazara bir külliyat oluşturmaya yeltenmiştim. Bu satırları kendisinin de okumakta olduğunu tahmin ettiğimden, acaba buradan başka bir yerde, onun külliyatını tutan birisi olup olmadığını merak ettiğimi de sormuş olayım. Son dönem edebiyatımızda şahsi listemde açık ara ilk üçte yer alan yazarlardan birisi Murat Başekim. Bugüne kadar okuduğum dört kitabında da kapağı hep memnuniyetle kapattım. Demir Dövme Öykülerini ise normalde Karanlık Çağ isimli romanından çok önce temin etmiş olmama karşın, ancak elime alabildiğim bir kitap oldu. Hayat görüşü itibariyle insanın okuduğu şeylerin zamanını, hissikablelvuku ile seçtiği düşüncesindeyim. Demir Dövme Öyküleri de tam böyle bir hissiyatın arkasından, Ayarsız dergisinde kaleme alacağım yazı için biçilmiş bir kaftan olarak kitaplığımdan göz kırptı bana. Size tanıtacağım kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 200 sayfalık bir eser. Demir Yavuz karakteri, tanıtımını bu blog içerisinde de bulabileceğiniz yazarın "Hayal Et Hikayeleri" adlı kitabında ilk defa arz-ı endam eden post modern cadı avcısı karakterinin ismi. O kitapta parça parça bazı hikayelerde boy göstermekte iken, bu defa bütün bir kitap ve tüm hikayeler karakterin ayaklarının altına serilmiş. İyi ki de öyle olmuş. Hayal Et Hikayeleri, yapı itibariyle ben dahil korku-fantastik türünü sevenleri tatmin etmesine karşın, Başekim'in kaleminin romanlar ve devamlılık içeren hikayelerde çok daha başarılı olduğunun ispatlarından birisi gibi. Burada yanlış anlaşılmak istemem elbette. Yazarın şark gotiği diye tanımlamış olduğu türün, Hayal Et Hikayelerinde çok muazzam ürünleri olduğu inkar edilemez. Bununla birlikte bir karakter üzerinde ardı sıra gelen ve kronolojik bir yapı izleyen hikayelerinde yazar normalde olduğundan daha çok, inanılmaz derecede sürükleyici.

Deli Gücük hikayeleri de, tıpkı tanıttığım kitaptaki gibi sürükleyiciydi. Demir Dövme Öykülerinde hikayelerin ardı sıra izlediği sıralamada, hikayeler arası boşluklara tutarlı geçiş süreçleri koysanız, birinci sınıf bir fantastik korku romanı olması da muhtemel. Kaldı ki hikaye türünde olmasına rağmen, alt kümeleri kapsayan büyük hikaye aslında Demir Yavuz'un hikayesi. Bu hikayeler arasındaki süreklilik ise okuyucuya sayfaları iştahla çevirtiyor. Esas karakter, aynı zamanda üzerinden sosyolojik tespitlerde bulunulabilecek bir karakter. Toplumsal yapımızın içerisinde bulunan pek çok karakterin tahlil edilesi uyumsuzluklarını ve tavır bozukluklarını üzerinde taşımakla birlikte aynı zamanda bizzat toplumun ta kendisi gibi. Yani hadım. İçinde belki de bir metafor olarak kullanılan cinsel dürtülerinin yeniden uyanmasını dileyen yanı ve hiçbir zaman bu dileğini gerçekleştiremeyecek fiziksel ahrazı tıpkı günümüz Türkiye'sinde kendisini arada kalmış hisseden insanların haline benziyor. Başekim'in hikayelerindeki fantastik korku karakterlerinin çeşitleri de bu öykülerde gittikçe genişlemiş. Öyle ki Göbeklitepe'nin bereketinden, Bodrum'un insan açlığına, Sırbistan'da mağdur ile saldırganın hep yanlış algılandığı coğrafyalara kadar uzuyor hikayeler. İstatistiği bozan iki hikaye dışında, bu fantastik korkutucu karakterler, aynı zamanda bölüm sonu canavarı gibi ortaya çıkıyor. Başekim, bu öykülerde ana karaktere eşlik edebilecek çok eğlenceli yan karakterler yaratmayı da başarmış. Demir'in sevmekle sövmek arasında kaldığınız dayısı buna çok iyi bir örnek. Korku dozu iyi ayarlanmakla birlikte Demir'in bazı sahnelerdeki hayıflanışları, karşısında yükselen korkutucu karakterlere karşı takındığı iplemez ruh hali, zaman zaman okuyucuya da geçebiliyor. Elbette bu noktalarda sizler de Demir ile özdeşleşip burnunuzun ucuna kadar gelmeyi başarmış heyulayı iplemezseniz, yazarın sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilirsiniz. Demir eksildikçe güçlenen bir kahraman. Her macerasında bir şeyler kaybediyor, ama her kaybında daha büyük bir zafer kazanıyor. Başekim, Demir'in öykülerinde birinci şahıs ağzından hikayeleri anlatmayı tercih ettiği için, etrafında olanları mecburen onun bakış açısından izliyorsunuz. Bazı zamanlar sanki kitabın kapağında Demir'in karşısında oturan ölüm değil de, sizmişsiniz ve tavla oynarken size kendi hikayelerini anlatıyormuş gibi hissetmeniz bu sebeple normal. Bu anlamda da kapak seçimi de çok etkileyici olmuş. Demir aynı zamanda kendisinden çok şeyler öğrenilebilecek ve dersler çıkartılabilecek bir karakter haline gelmiş. Öykülerin hem dinamosu, hem de felsefi durgunluğu karakterin kimliğinde toplanmış durumda. İlk ortaya çıktığında da bir derinliği vardı, ancak bu kitapta Demir çok daha fazla olgunlaşmış.

Öyküler kaleme alınırken, özellikle birinci şahıs perspektifinden sunulan anlatıma ve Demir gibi hafif laubali bir kahramana rağmen öykünün geçtiği yerlere, tarihi geçmişlerine, mitolojik hikayelerine yapılan dönüşler kitabın altyapısına özenildiğini gösteriyor. Kaldı ki, bu Murat Başekim kitaplarında bu zamana kadar hiç es geçilmediğini gördüğüm bir özenli çalışmanın yansıması. Hem romanlarında, hem de hikayelerinde tarihi ve mitolojik altyapı aslına çok yakın bir şekilde düzenlendiği gibi, kurgulanan kısımları da hikayeyi olağanın üzerinde renklendirdiği için ayrı bir tat veriyor. Bu kadar şeyden bahsetmişken, korku unsurunun hikayelerdeki dozajından bahsetmediğimi fark ettim. Hikayeler, barındırdıkları fantastik korkutucu yaratıkların yarattığı aurayı yansıtması sebebiyle ürkütücü. Yukarıda da bahsettiğim şekilde Demir'in envai çeşit yaratığa yaklaşım tarzı bir miktar laubaliliği ve iplemezliği de içerdiğinden, ondaki lüzumsuz cesaret okuyucuya da geçiyor. Buna rağmen özellikle "av" bölümlerine geldiğinizde aniden kara bulutlar arkasına giren güneşle birlikte kararan hava misali, ortam inanılmaz puslu bir hâl alıyor. Zaten okuyucu olarak, ortam değişikliğini hissettiğiniz anda tüyleriniz diken diken oluyor ve "işte başlıyor" diyorsunuz. Özellikle Göbeklitepe kazı alanında ve Sırbistan'da geçen hikayede bu ürperti yerini derin bir korkuya doğru hiç sezdirmeden usul usul bırakıyor. Bir korku hikayesinin sizi etkilediğini en iyi nasıl anlarsınız diye bir soru sorsam ne cevap verirdiniz? Benim için bu sorunun cevabı, okuduğumda çok da etkilenmedim dediğim sahnelerin, yaratıkların gece rüyamda zuhur etmesidir. İşte Başekim'in kalemi, özellikle uygun ve sessiz bir ortamda kitabı okuduysanız gece rüyalarınızda canlanabiliyor. İşin garibi gerçek hayatınızda Demir Yavuz kadar cadı avı tecrübeniz ve meziyetiniz olmadığı takdirde boş yere karşınızdaki yaratığın kafasına vurabilmek için bir balyoz arıyor oluyorsunuz. Bu arada fırsatınız olursa önce Hayal Et Hikayeleri adlı kitabı okumanızı tavsiye ederim. Zira Demir Yavuz karakterinin ilk görünüşü ve bu kitaptaki hikayelerde yaşadıkları, sık sık bir geçmişe dönüş bölümü olmaksızın vurgulanıyor. Bu sebeple Demir'in geçmişinden bîhaberseniz, nelerden bahsettiğini tam olarak idrak edemeyebilirsiniz.

En başta da söylediğim gibi, Murat Başekim, özellikle fantastik korku türünde ne kitap çıkarırsa çıkarsın okuyacağım bir yazar olarak listemde yer alıyor. Bir edebiyat eleştirmeni değilim, ancak Başekim'in kıymeti sonradan bilinen yazarlar arasında olmasını da gönlüm hiç istemiyor. O yüzden belki de biraz partizanca bir şekilde sürekli kendisinin üslubuna olan hayranlığımdan bahsediyor olmam canınızı sıkıyor olabilir. Ancak bana güvenin. Bir okur olarak, hiçbir yönlendirme olmaksızın keşfettiğim üç yazar da bence işlerinin ehli ve edebiyatımızın geleceği konumundalar. Diyebilirsiniz ki, "tamam birisi Murat Başekim. Peki diğer iki yazar kim?" Onu da bu sayfaları takip ederek öğrenebilirsiniz. Zira bir aksaklık olmazsa ikisinin de kitaplarını bu ay içerisinde bu sayfalarda tanıtıyor olacağım.

Korkutan ve korkulan kitaplarla kalın.