Türk Orta Çağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Orta Çağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayal Gücünün Derinliklerinde: Orta Asya Türk İmparatorluğu - Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu


"Tarih bilimi kayıtlı belgelerle 'hayal gücü' üzerine oturur. 
Ancak, belgeler arttıkça hayal gücüne olan ihtiyaç azalır, 
azaldıkça artar."
Kitaptan




Tarih maratonunda da tıpkı diğer kitap tanıtımlarında olduğu gibi uzun metinlerden kaçınma yolunu tercih edeceğim. O yüzden yeni usulümüze uygun olacak şekilde hızla konuya girelim. Gök-Türkler bahsinde bitirmiş olduğumuz bir diğer kitap da İmge Kitabevi tarafından yayınlanmış olan Sencer Divitçioğlu'nun eski baskısında adı Kök-Türkler olmasına rağmen, yeni baskısında ismi güncellenmiş olan size tanıtmakta olduğum eseri. Karton kapaklı 287 sayfa. Başta ufak bir eleştiri getireyim, kitabın kapağı pek narin. Kitaplara hassasiyet göstererek okuyan bir adam olduğum konusunda iddialıyımdır. Ancak daha kitabın kapağını esnetir esnetmez, kapak tam yarısından ayrılıyormuş gibi oldu. Bu benim gibi bibliyofiller için bir sorun. Sencer Divitçioğlu'nun giriş yazısı aslında ileride okuyacaklarımıza dair işaretler veriyor. Türk orta çağında veri eksikliğinden dolayı zaman zaman hayal gücünün devreye girebileceği yönündeki tespiti haklı olmakla birlikte, kendisinin işbu eserinde bu hayal gücünü yanlış konularda tespit yaparken ve zaman zaman gereğinden fazla yaptığı izlenimini edindim. Bu sebeple de içeriğinde çok kıymetli bilgiler taşıyor olsa da, kitabı öveceğime dair tüm hislerim akim kaldı. Tarihin belgelendirilemeyen bölümleri için hayal gücünün kullanılması yenilikçi bir bakış açısı getirmesi açısından gerçekten etkileyici. Ancak bunu Türklerin aslında Hint-Avrupa kökenli olabileceğine dair, delilsiz çıkarımlara dayandırmak veya bunun ima edilmesi bu bakış açısının dışına çıkılması anlamına geliyor. Bir noktadan sonra Divitçioğlu'nun işbu eseri hazırlamaktaki maksadının Türklerin ne yazık ki Hint-Avrupalı olamadığı ama çoğu gelenek, görenek, sosyal yaşam kuralı, efsane gibi unsurları bu kültürden aparmış olabileceğini ispat etmeye çalışmak olduğunu görüyorsunuz. İskitler-Hunlar gibi bozkır atlı kavimler medeniyetinin en önemli temsilcilerinin, Gök-Türkler'in kurucu aileleri ile bağlarına ilişkin "kontrol edilmiş ve akademik çevreler tarafından aksi bir delille net bir şekilde reddedilmemiş" bağlantıları söz konusuyken, Türklerin köken başlangıcını ısrarla miladın sonrasındaymış gibi aktarmaya çalışmak, farklı disiplinde uzmanlaşmış olsa dahi bir akademisyenin hârcıalem görüşleri seslendirmesi ne yazık ki insanı soğutuyor. Tarih maratonu kapsamında bir önceki kitapta, Gömeç hocanın, duyguları ön plana alan tarih aktarımı ne kadar Türk tarihine zarar veriyorsa, Divitçioğlu'nun bu tip görüşleri, özgünlük ve farklılık perdesi arkasında aktarması da bir o kadar Türk tarihine zarar verir. Elbette kesin yargılardan azade kitap. Ancak her nedense söz konusu olan Türk tarihinin kendine özgülüğüne hâlel getirecek bir iddia ise bu kesin yargıladan azadelik ciddi bir oranda azalıyor. Bu sebeple sıfırdan Gök-Türk tarihi hakkında bilgi sahibi olmak için ilk seçilecek kitaplardan olmamakla birlikte, farklı bir görüş edinilmesi amacıyla okunabilir.

Okuyacak olanın kanaatine göre; delil boşluğunu gidermek için hayal gücünü kullanmak, tarihle münazara etme gayreti değil de tarihle münakaşa etme amacı taşıyorsa ve bu gücü kullanmak, var olan delilleri bile yok saymayı gerektiriyorsa, o vakit tarihi aktarmak yerine, yeni bir tarih yazılıyor demektir. Ortalama tarihi malumata sahip olmayanların, çok dikkat ederek tetkik etmesi gereken bir eser olduğunun altını da çizmek mecburiyeti hissediyorum. 

Kitaplarla kalın.


Dipnotlardan, Milli Bakış Açısına: Kök-Türk Tarihi - Prof. Dr. Sadettin Gömeç

"Geçmiş inkâr edilemez; geçmişine taş atanın, geleceğine gülle atarlar"
Bahtiyar Vahabzâde




Tarih maratonunda okumalarım eskisi kadar hızlı gitmiyor ne yazık ki. Eh bunun en önemli sebeplerinden birisi de blog dışında yürütmekte olduğum yazı faaliyetleri oldu. Dergiye yazı yazabilmek için, elbette farklı alanlarda kitap okumam ve günlük mecburi mesaimin dışında, bu kısım için de ciddi bir zaman ve emek sarf etmem kaçınılmazdı. Ancak düşündüğümde, Kara Kütüphanenin varlık sebebi olan tarih okuma maratonumu ihmal ettiğimin de farkındayım. Hakeza bu zamana kadar yapılmış okumalarım neticesinde, değişen görüşlerim doğrultusunda maratondaki bölümlemeyi değiştirdim. Sebeplerini "Türk Tarihi Maratonu" başlığında ayrıntılı olarak yazdım. Oradan da okuyabilirsiniz. Şimdi ise yeni adıyla Türk Orta Çağı bölümünün ilk uygarlığı haline gelen Gök-Türkler ile ilgili son bitirdiğim kitapla devam ediyorum. Bundan sonraki hedefim, tarih maratonu kapsamında her ay en az iki kitabın tanıtımını sizlerle paylaşmış olmak. Çünkü bu hızla devam edersem, maratonu hiç bitiremeyebileceğimi fark etmiş durumdayım. Bu yüzden girizgahın ardından hemen sıradaki kitabın künyesiyle maratonumuza devam edelim. Size tanıtacağım kitap Berikan Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 318 sayfalık bir eser. Yeni değişiklikle, Türk İlk Çağının son uygarlığı olarak ele almış olduğum Hunlar faslında da Prof. Dr. Sadettin Gömeç'in Türk-Hun Tarihi başlıklı kitabı için söylediklerimin pek çoğunu aslında bu kitapta da tekraren yansıtabilirim. Sadettin Hoca, tıpkı önceki kitapta olduğu gibi, bu kitapta da bazı isimlendirmeleri değiştirerek, kendi akademik görüşüne göre kitap genelinde bu isimleri kullanarak ilerliyor. Hatırlarsanız Sadettin Hoca, Mo'tun yerine Börü Tonga isimlendirmesini kullanıyordu. Burada da benzeri bir durum söz konusu. Örneklemem gerekirse, Mukan yerine Börü Kan olarak değiştiriyor ismi. Ancak Gök-Türk tarihi hususunda, Hun tarihinde olduğu kadar açık kapı bulunmadığı için belirli isimleri değiştirmek yerine ya aynen korumuş, ya da kendi isimlendirmesini parantez içerisinde belirtmiş durumda. Kitabın dipnotları bazı yerlerde ana metnin yer aldığı sayfadan daha fazla yer kaplıyor ve hatta bazı dipnotlar bir sonraki sayfaya kayabiliyor. Açıkçası bu okumayı zorlaştıran bir husus. Dipnot meselesi kitap açısından bence epey önemli. Çünkü çoğu akademik kitapta sadece atıf için bulunan dipnotların aksine, bu kitabın dipnotlarında ayrı ve çok önemli hususlar ele alınıyor. Dolayısıyla dipnotları da takip etmek istiyorsunuz. Yazının başında kitabın 318 sayfa olduğunu belirttim, ama kaynakçayı ve dipnotları çıkarsanız, okunacak olan ana metin 170-180 sayfa civarında bir metin oluyor. Elbette bu aşamada da dipnotların önemli olduğunu ve okunması gerektiğini ayrıca belirttiğim için okunacak bölüm 250 sayfayı geçer nitelikte. 

Kitabın Kök-Türk tarihi ile ilgili olarak, bütün kaynakları birlikte ele alması ve hatta bu zamana kadar okuduğum kitaplardan farklı olarak, doğrudan bu uygarlıkla ilişkilendirilmesi mümkün olmayan başka kaynakları da dahil ederek belirli sonuçlara ulaşması okuyucu açısından bilgilendirici bir okumayı tesis ediyor. Elbette sonraki kaynakları okumamış olduğum için henüz net bir kıyas yapamıyorum ancak şu ana kadar okumuş olduğum, Gök-Türk tarihi hususundaki en kapsamlı kitaplardan. Maratonun ilerleyişi gereği, bundan sonra okuyacaklarım bu konuda en sık tavsiye edilen kaynaklar olduğundan bu kıyaslamayı belki en sonda yapabilirim diye düşünüyorum. Bununla birlikte, Türk tarihinin bu bölümüne ilişkin, maratona başlamadan önceki tarihlerde okuduğum eserler göz önüne alındığında faydalı bir eser olduğunun altını çizmeliyim. Akademik anlamda Gömeç Hocamızın el emeği, göz nuru olan bu çalışma sağlam bir kaynakçaya, isabetli tespitlere ve tekrar belirteceğim üzere çok sık kurulmayan harici bağlantılara sahip. Kitap ile ilgili gözüme takılan şey ise Türk-Hun Tarihi kitabında sunduğum bazı tespitlerin bu kitap için de birebir geçerli olması. İşin ilginci, dipnotların uzunluğu, akademik anlatımı zaman zaman gölgeleyen milli ve zaman zaman hamasi ifadelerin kitapta yer alması hususunda değişiklik yok. Gerçekten de tanıtımı bu noktada bırakıp size daha önceki "Türk-Hun Tarihi" kitabının tanıtım linkini versem ve orada kitap isimleri ve belli başlı bazı kısımları değiştirmek kaydıyla okumanızı istesem, aynı ifadeleri yazarak kendimi tekrar etmiş olmam diye düşünüyorum. Önceki incelememi okurken de, Türk tarihi maratonundaki sistemsel değişikliğin tohumlarının Gömeç Hocanın ilk tanıttığım kitabıyla atılmış olduğunu fark ettiğimi söylemeliyim. Bu noktada kesinlikle yanlış anlaşılmak ve bu kitaba verilmiş muazzam emeği küçümsemek niyetinde değilim. Eğer hayata bakış açınız, dünyayı algılamaktaki referanslarınız milli-Türkçü-milliyetçi referanslar etrafında şekilleniyorsa, tanıtmakta olduğum kitap sizin için biçilmiş kaftandan öte. Dürüstçe bunu söylemeliyim. Ancak "Türk Tarihi Maratonu" başlığı altında da yazdığım üzere, Türk tarihini ve tarih hakkında yazılmış pek çok kitabı okudukça daha da net anladım ki tarihimizin sürekli övülmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var. Vahşi barbarlar olarak algılanmaktan korkulduğu için, tarihimizde düşmanının kafatasından şarap içen, keçi kılından yapılmış konar-göçer çadırlarda yaşayan milletimizin ilk izlerini reddetmek, o tarihlerde aslında Atlantis seviyesinde bir uygarlıkmışız gibi tarihimizi resmetmek benim algıma göre yanlış. Burada düşünülmesi gereken şey, bizim ilk atalarımızın düşmanının kafatasından şarap içtiği çağlarda, başka medeniyetlerin mağaralardaki hayatı terk edememiş olmasını, aynı anda başka medeniyetlerin ise uygarlığın şafağında tüm insanlığa yeni icatlar sunması veya sunulanları geliştirmiş olmasının birlikte değerlendirilmesi gerekliliğidir. 

Savaşçılığından utanarak; "çağın en gelişmiş medeniyeti bizdik" demenin tarih nezdinde hiçbir ehemmiyeti yok. Zira gelişmiş olduğunu düşünen uygarlıklar, savaş teknolojisi ve taktiklerinde hiç karşılaşmadıkları usuller doğrultusunda daha az sayıdaki atalarımızın orduları karşısında hiçbir varlık gösterememişlerdir. Belki de uygarlığı kendi gerçek "milli" kıstaslarımızla değerlendirmemiz kendi tarihimizle ve geçmişimizle hesaplaşmaya çalışmamız, geleceğimiz için daha faydalı olacaktır. Belirttiğim üzere bu cümlelerden çıkarılması gereken sonuç, bizim savaşçı, geri kalmış ve vahşi bir uygarlık olmamız değildir. Biz savaşçı ve gelişmiş bir uygarlık olabiliriz; ancak savaşçılığımızı, kültürümüzün günümüz kıstasları ile ele alındığında gözümüze batan yerlerini törpüleyerek, bütün bir tarihi, büyük bir kahramanlık destanı gibi yorumlayarak doğrulara ulaşamayacağımız kanaatindeyim. Geçmişimizde kötülükler var demiyorum özetlersem. Aksine geçmişimizde var olduğunu düşündüğümüz ve bugünün değerlendirmelerine Diğer kitaptan farklı olarak, Kök-Türk tarihi kaynak sıkıntısının nispeten az olması ve verilerin değerlendirilmesi aşamasında çok daha başarılı bir noktada. Hayatı milli zaviyelerden değerlendiren okuyucu için de çok rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Gök-Türk uygarlığı hususunda okuyana çok fazla bilgi katacağı da kati bir şekilde ortada. Nitekim bu konuda kaynak bolluğuna karşın henüz karşılaşmamış olduğum dipnotlar ve yerinde değerlendirmeler mevcut. Bu noktada geçen yazıdaki bir cümlemi de aynen alıntılayarak bitirmek istiyorum: "Türk tarihi çok geniş bir alana hakim. Buna rağmen her saftan, her okuyucuya hitap edebilecek nitelikte bir akademik eser çıkartmak, bizim akademisyenlerimize pek sık kısmet olmuyor." Oysa üstüne özellikle bastıra bastıra söylediğim gibi bizim tarihimizin ululanmaya, övülmeye, göklere çıkartılmaya ihtiyacı yok. Sadece geçmişimizi, atalarımızı, kültürümüzü anlamaya ihtiyacımız var. İşte bu sebeple çok verimli ve donanımlı olmasına karşın, milli ve hamasi bakış açısına sahip kitaplar, ondan faydalanabilecek çok daha büyük bir kitlenin değerlendirmesinin dışında kalıyor. Türk'ü, tarihini ve kültürünü anlamaya ihtiyacı olan çok büyük bir kitlenin hem de. 

Kitaplarla ve tarihle kalın. 







Orhun Yazıtlarını İncelerken: Gök-Türk İmparatorluğu (İlteriş, Kapgan ve Bilge'nin Hükümdarlıkları) - Rene Giraud

"Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil ölüm kuvvetidir."
Bernard Shaw



Türk tarihini belirli bir okuma sırasıyla tetkik ettiğim maratonda, bir buçuk ay öncesinde elimdeki kitapların kalınlık durumlarına bakarak çok kesin konuştum ve tam gaz maratona devam edebileceğime inandım. Elbette bu durum şimdi size tanıtmakta olduğum Rene Giraud'nun kitabını okurken epey değişti. Kısa künyesini verecek olursak, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış karton kapaklı 312 sayfalık bir kitap. Görebildiğim kadarıyla şu anda baskısı yok. Ya önceden kütüphanenizde bulunacak ya da bulmak için sahaf kapılarını aşındırmanız gerekecek bir kitap. Kitapla ilgili ise en sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim. Okuması ve anlaması zor, demir leblebi olmasa da bir yutulma zorluğu var. Zaten kitabı çeviren İsmail Mangaltepe'de henüz kitabın takdiminde bu zorluğa sebep olan çeviri sıkıntılarından bahsediyor. Belki çeviri konusunda yaşanılan zorluğun yansıması, belki de konunun sadece filolojik tabanda ilerlemesi sebebiyle, kitap size tahmin ettiğinizden daha fazla zaman harcatıyor. Bunun yanı sıra, Rene Giraud, bizim Tonyukuk yazıtı olarak bildiğimiz Bain Tsokto yazıtları ile Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin ve kendisi için diktirmiş olduğu yazıtlarla karşılaştırmalı bir profil ortaya koymaya çalışıyor. Hatta buradaki amaç tarihi bir bilgilendirmeden ziyade, dilbilim anlamında bir inceleme ortaya koymak. Haliyle Giraud bunu yaparken, hem kendi alanının dışına çıkan tespitler yapıyor, hem de kendi tespitleri ile çelişmeyi başarabiliyor. Biraz açacağım elbette bu tespitlerini ancak daha öncesinde genel olarak kitaptan bahsetmeye devam edeyim. Yukarıda da değindiğim gibi, aslında kitap bizim II. Gök-Türk İmparatorluğu olarak adlandırdığımız dönemin kuruluşundan Bilge Kağan'ın ölümüne kadar geçen dönemi irdeliyor. Bunu yaparken de çok gerekmedikçe Çin kaynaklarına başvurmadığı gibi, sadece Orhun anıtları üzerinden bir tarih modeli çıkartmaya çalışıyor. Hatta karşılaştırma ölçütlerine binaen tamamen Tonyukuk üzerinden yürüyen bir Gök-Türk tarihi söz konusu. Dolayısıyla bu kitabın içerisinde Gök-Türklerin nasıl ortaya çıktığı, Bumin-İstemi, Mukan vb. konulara dair bilgi edinmeniz mümkün değil. Hatta sadece yazıtlar üzerinden ilerlemesi sebebiyle, kronolojik bir tarih sunmadığı da aklınızın bir köşesinde yer etsin. Çünkü Bilge Kağan'ın ölümünden sonra, onun yerine geçen oğlu hakkında ufak tefek bazı atıflar dışında  imparatorluğun kaderinin ne olduğuna ilişkin hiçbir bilgi yok. Bu anlamıyla da tek başına bir Gök-Türk tarihi anlatısı olmaktan uzak, konuya özgülenmiş bir kitap olduğunu belirteyim.

Gelelim Giraud'nun dikkat çekici olduğu kadar, kanaatimce kendisiyle çelişmeyi başaran tespitine. Giraud, Bilge Kağan yazıtlarında geçen bir ifadeye dayanarak, Türkler ve Oğuzların iki ayrı bodun (budun-ulus) olduğunu iddia ediyor. Bu konuda Barthold gibi isimlerin yanıldığını, Oğuzların farklı bir ulus olduğunu, Türkler tarafından kurulmuş olan Gök-Türk konfederasyonuna baskıyla alındığını belirtiyor. Bahsettiği ifade yan taraftaki resimde de geçen "Türük Bilge Kağan, Türük sir bodunıg Oguz bodunıg egidü oturur" yani "Bilge bir kağan, batıdaki Türk ulusu ile Oğuz ulusuna göz kulak olmaktadır." diyerek çevirdiği ifade. Burada bodun kelimesinin tekrarlanmasının, Türük ve Oğuzların iki ayrı ulus olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelen bir açıklaması var. Devamında da bu açıklamasını ayrıntılandırıyor ve inandırıcı olabilecek deliller sunuyor. Ne var ki, kitabın ilerleyen bölümlerinde bu ifadeleriyle çelişmeyi başarabiliyor. Bu arada, bu noktada dikkat çeken bir husus var ki, Giraud kitabın sonuna doğru bu hususa da değiniyor. Bildiğiniz üzere, ülkemizde milliyetçilik, ulusçuluk vs. adı her ne ise, bu konuda tartışmalar başladığında, "1789 Fransız İhtilalinden önce, millet diye bir kavram mı vardı?" "Henüz 250 senelik ömrü bile olmayan bir kavrama dayanmak nasıl bir saçmalıktır" kabilinden cümleler işitilir. Oysa Giraud'nun da üzerinde dikkatle durduğu üzere, bu yazıtlarda geçen ifadeler, milliyetçiliğin ve millet kavramının o tarihlerde de var olduğunu gösteren en önemli delillerden. Hunlar faslında, 24 budunu tek bir budun haline getirdiğini belirten Mao'tun'un ifadeleri doğrultusunda da, Oğuz ve Türklerin ayrı birer ulus olduğu konusunun konuşulması gerekiyor. İşin daha ilginci, Giraud'nun kitabın ilerleyen bölümlerinde bu konulardan bağımsız şekilde boy, bodun gibi kavramların tanımlarını verirken ortaya çıkıyor. Burada sunmuş olduğu kavramda net bir şekilde ulus tanımı yapmaktan kaçınması ve bir tarafta iki unsuru ayrı ulus olarak nitelendirirken, diğer tarafta bodun kavramı ile ulus kavramını net bir şekilde üst üste oturtamaması söz konusu. Elbette maratonda baştan sonra bir Gök-Türk incelemesini henüz okumamış olduğum için, tarihi bazda bu konulara ilişkin görüşlerime henüz bir netlik kazandırabilmiş değilim. Ancak bu hususta kitabın kendi içerisindeki çelişkilerden dem vurarak ilerleyebiliyorum. Buna karşın, Gök-Türkler faslının sonuna geldiğim zaman muhtemelen burada yazdıklarımı hatırlayarak, Giraud'nun iddialarına karşı bir kez daha düşüncelerimi sunacak olduğuma kanaat getiriyorum.

Yukarıda da değindiğim gibi bir diğer çelişki yine kitabın ilerleyen bölümlerinde mevcut. Giraud burada da, yine resimde görebileceğiniz üzere,  "Oğuzlar, Türkler ile birlikte, sadece bir tek ulusu, 716-717 yıllarına kadar teşkil edeceklerdir." diyor. Şimdi burada tutarsız olan nedir diye sorabilirsiniz? Kitabın ilerleyiş mantığına göre, Giraud'ya göre, ilk başta Oğuz ve Türk ulusu iki ayrı ulusmuş, sonra 717 yılına kadar kaynaşıp, tek ulus olmuşlar diyebilirsiniz. Ancak bunu siz diyor olursunuz. Zira çeviride bir eksiklik yoksa, Giraud bu meyanda hiçbir şey söylemediği gibi, konuyu ucu açık bir şekilde bırakıp köşeye çekiliyor. Hatta devam eden ifadelerinde 717 yılından sonra, yine ayrı bir Oğuz ulusunu ima ederek ilerlediği rahatlıkla söylenebilir. Burada Giraud'nun kanaatimce hatalı yorumunun bir diğer sebebi, ikincisinden çok daha geniş bir coğrafyaya hükmetmiş olan I. Gök-Türk İmparatorluğu hakkında yeterli bilgi sahibi olmamış olmasıdır. Zira Oğuzlar, İlteriş Kağan'ın isyanından önce, birdenbire ortaya çıkan bir kavim, bodun, ulus değil. Bu konuda fikir beyan ederken, sadece yazıtlarda geçen ifadeleri esas almak, Bumin ve İstemi Kağan dönemlerini, Hunların tek bir bodun gibi hareket etmekteki fiili ve siyasi iradesini de ele almak gerekir. Aksi takdirde, sadece yazıtlar üzerinden yapılacak, uzmanlık sahası olan filoloji dışındaki diğer disiplinler hakkında yanlış yorumlanabilecek veriler doğurmaktan öteye geçmeyecektir. Aslına bakarsanız, kitabın da odaklanmış olduğu ve dil bilim anlamından çıkıp, tarihi konularda okuyucusuna fikir verdiği biri çok geniş olmak üzere topu topu iki saha var. Bunlardan birincisi Türk-Oğuz ulus yapısı, diğeri ise Tonyukuk ve Bilge Kağan arasındaki her türlü uyuşmazlıkların irdelenmesi. Her üç yazıtta geçen ifadeleri baz alarak, bu iki tarihi figürün, dini inanışları, hayat görüşleri, devleti idare şekilleri, genel siyasetleri ve hatta karakterleri arasındaki zıtlık sıklıkla vurgulanıyor. Bu iki saha dışında kalan konular, yazıtlarda yer alan kelimelerin dil bilim sahası içerisinde incelemelerini içeriyor ki, kitabı çok uzun sürede bitirmemin sebebi de, yüzeysel olarak hakim olduğum bir alan olmasına karşın, içerikte geçen tanımlamalar ve dil bilim esaslarının her geçen saniye okumamı zorlaştırıyor olmasıydı.

İlginç bir şekilde maratonda Gök-Türklerin bu bölümüne gelene kadar, bir türlü tam kapsamlı, kronolojik bir Gök-Türkler okuması yapamamış olmam. Okuduklarımdan birisi meşhur Kür-Şad isyanı ile ilgili, II. Gök-Türk imparatorluğu öncesindeki hususi bir konuya, diğeri tamamen Batı Gök-Türkleri ile Bizans arasındaki ilişkilere, size tanıtmakta olduğum ise II. İmparatorluk döneminin en şaşalı zamanlarına denk gelen dönemsel eserler oldu. Okuma sırama baktığımda, bundan sonraki kitaplarda da yine böyle dönem ve bölge sınırlamalarına tabi eserler olacağa benziyor. Yine de Gök-Türkler ile ilgili okumalarda, sona doğru yaklaştıkça bu uygarlığa ilişkin, pek çok kişinin üzerinde ittifak ettiği muazzam eserlere doğru yol alıyorum. Peki, Giraud'nun kitabı bu anlamda size önerebileceğim muazzam eserler arasında mı diye sorarsanız, cevabım ne yazık ki olumsuz olacaktır. Kitabın bulunmazlığı dışında faydası ise II. Gök-Türkler dönemine ilişkin ayrıntılandırılmış bilgiler içermesi. Yine de bütün okuma serüvenim bitmediği için, burada Giraud'nun sunduğu iddialara cevap verilip verilmediği, iddialarının tenkidi gibi konularda ahkâm kesebilmem için giriş kısmında da belirttiğim üzere, uygarlık ile ilgili okumaları bitirmiş olmam gerekecek. Yine de Orta Asya Türk tarihinin yüzeysel olarak hakim olabildiğim kısmına dayanarak size, ancak ayrıntılı bir araştırma veya yazıtların tetkiki ile ilgili özel olarak ilgilenmenizi gerektirecek bir sebep varsa tavsiye edebileceğim bir eser. Maratonda sonraki eserimiz Sadettin Gömeç hocanın Kök-Türk tarihi olacak. En azından orada kronolojik okuma yapabileceğimi inanıyorum.

Tarih maratonunu takip etmeyi ihmal etmeyin. Beni sizlerin bu konudaki beğenisi ve takibinin de hızlandırmakta olduğunu aklınızdan çıkarmayın. O yüzden okuduğunuz yazıları ne kadar çok paylaşırsanız, o kadar çok kişiyle birlikte maratonu tamamlayıp, daha fazla kişi birlikte bilinçlenebiliriz. Ha umrumda mı olur diyorsanız, ben zaten tek başıma yeterince bilinçleniyorum.

Bilinçli kalın, kitaplarla kalın.






Sizabul'un İzinde: VI. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre, Göktürk- Bizans İlişkileri - Hatice Palaz Erdemir

"Dün neler olduğunu hatırlamayan bir millet, bugün nerede olduğunu bilemez."
Robert E. Lee





Gök-Türkler, Türk tarihinin, Türk adıyla zuhur etmesinin -resmi- başlangıcı olmakla birlikte, Türk tarihinin kaynaksızlık mefhumu bu bahiste de insanı epey zorlamaktadır. Yine de, daha önceki uygarlıklardan farklı olarak Çin kaynakları dışında bir öz kaynağın, Orhun Abidelerinin varlığı, bu uygarlığa ilişkin çoğu problemin çözümünü ve bengütaşlarda geçen bilgilerin önceki uygarlıklara uygulanabilir hale gelmesini sağlamıştır. Bununla birlikte, siyasi tarihi sebebiyle, Gök-Türkler ile ilgili yabancı kaynaklar sadece Çin kaynakları ile sınırlı değildir. İstemi Kağanın batıya yönelen siyaseti sayesinde, Bizans kaynaklarında da Gök-Türklere ilişkin bilgiler bulabilmek mümkün. Bu konuyla ilgili en mühim bilgiler Menandros tarafından aktarılmakla birlikte, size maratonda ikinci olarak tanıtacağım bir kitap, Bizans kaynaklarında yer alan az miktardaki bilgi ile kaleme alınmış, kısa ama etkileyici bir çalışma. Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 91 sayfa. Elbette dipnotları ve kaynakça bölümünü çıkartırsanız 65 sayfalık bir okuma gerektiriyor ki, dipnotlara odaklanarak dahi okusanız aynı gün içerisinde bitirilmesi muhtemel bir kitap. Hatice Palaz Erdemir'in izlediği metot ve anlatışının akıcılığı itibariyle de, benim gibi altını çizerek okuyan insanlardan değilseniz çok daha kısa sürelerde kitabı bitirmeniz olası. Konuya Menandros, Maurucius, Simokattes gibi Bizans kaynaklarından bakılıyor olması sebebiyle, aslında bu kitapta bizim Batı Gök-Türkleri olarak adlandırdığımız siyasi yapıyla ilgili olarak daha fazla bilgi ediniliyor. Aslına bakarsanız, bütün Gök-Türk tarihinden kısa bir kesitin bilgisini içeriyor kitap. Ancak bu gibi kitapları değerli kılan şeylerden birisi de konuya özgülenmiş olmaları. İstemi Kağan ve ardından Tardu döneminde Bizans'a göre Gök-Türk Kağanlığının durumu, onlarla yapmış oldukları ikili anlaşmalar, neden uydukları, neden uymadıkları gibi konuları en ufak ayrıntısına kadar okumak keyifli. Başlığa takılıyorsanız, Sizabul, Bizanslıların İstemi'yi seslendiriş şekli. Kaynaklarda Stembis Dizabulos olarak geçtiğine ilişkin kitap dışı bir bilgim de var, ancak kitap içeriğinde Sizabul kullanıldığı için, ben de aynı kullanımda kalarak, konu üzerinde biraz takılı kaldım. Aslında Bizans kaynaklarındaki bu isimlendirmeden sonra, Zaur Hasanov'un Skuthai yazılışının Skuzay okunması gerektiğine ilişkin teoriyi kafamda ters çevirip, Sizabul'un da Sithabul dolayısıyla İstemi olup olamayacağına ilişkin epey kurgu gerektiren bir tez geliştirdiğimi söylemeliyim. Tabii ki, bilimsel anlamda bunu ispat edecek bir delilim yok; ancak araştırmacı olmanın verdiği en güzel duygu da bu olsa gerek. Araştırmalarım sonucu edindiğim fikirleri illa ki akademik ciddiyet içerisinde delillendirmek mecburiyetinde değilim.

Buna rağmen yaptığım işin ciddiyetine dayanarak en azından düşünme sebeplerimi açıklıyorum. Kitaba dönüş yapacak olursam, aslında sayfa sayısı az olmasına karşın, içeriğinden çok fazla şey alabileceğiniz bir kitap olduğunu belirteyim. Özellikle Bizans kaynakları ile ilgili olarak daha önce bir okuma yapmadıysanız, bu konudaki açığınızı rahatlıkla kapatabilecek bilgilere sahip bir eser olduğunu da söyleyebilirim. Elbette kaynakların tek taraflılığı sebebiyle kitap belirli noktalarda az olan hacmine rağmen kendisini tekrar edebiliyor. Bunun dışında Çin kaynaklarında sıkça karşılaşmakta olduğumuz taraflılık konusu, Bizans kaynakları açısından da muteber bir itiraz. Ancak Erdemir'in bu konuda not düştüğü açıklamalar sizin, kaynak bilgiye sorgusuz sualsiz kapılmanıza engel oluyor. Eserin hacminin az olmasının en önemli sebebi, bu konudaki kaynakların da ne yazık ki çok fazla olmamasıyla doğrudan alakalı. Kaynakların bu kadar az olmasının sebebi de, sadece Batı Gök-Türk Kağanlığının, belirli bir zaman dilimi için Bizans İmparatorluğu ile antlaşma hukuku içerisinde bulunmuş olup, tarafların üzerlerinde anlaşmış oldukları hususlara karşılıklı riayetsizliği sonucu kesilen ilişkiler olarak gösterebiliriz. Her ne kadar Gök-Türkler için Orhun Anıtları diye adlandırılan kayıtlar sebebiyle, kendi kaynakları ile tanıma imkanımız olduğundan bahsedebiliyor olsak da, Kül-Tegin Anıtı olarak adlandırılan bengütaşta kendisinden kısaca bahsedilmesinin dışında, İstemi Kağan ve Batı Gök-Türk kağanlığı hakkında çok fazla bilgi sahibi olamamaktayız. Bu sebeple de, diğer kaynaklar hem Gök-Türk kağanlık yapısını, hem de anlaşmalar yapmanın sebeplerini değerlendirmekte bize hep aynı pencereden bakma mecburiyeti getirmektedir. İçeriğine her ne kadar vakıf olamıyor olsak da, Bizans ile diplomasi yürütülmesi ve Sasani İmparatorluğuna karşı bir strateji izleniyor olması, Türk devlet yapısı ve siyaseti adına gelişmiş bir yönetim yapısı olduğuna karine teşkil edebilir. Bununla birlikte İstemi Kağan'ın anlaşmasına uymayan Tardu Kağan'ın anlaşmaya uymama sebepleri hususunda, Bizans kaynakları dışında Erdemir tarafından getirilen yorum, Çin kaynaklarına dayandırıldığı için, aslında bu tip çapraz kaynak okumasının olayların çözümüne ne derece büyük katkı sağlayabileceğini göstermesi açısından da önemli ve dikkat çekici olmuş.

Kitabın dipnotları ise en az kitap kadar mühim bir işlev görüyor. Çünkü bu dipnotlarda sadece Gök-Türk, Bizans ilişkileri doğrultusunda değil, genel Türk tarihi veya Bizans kaynaklarının yorumlanışında o tarihteki olayların önemi gibi başlıklarda değerlendirme yapma şansına sahip oluyorsunuz. Esas itibariyle Batı Gök-Türk Kağanlığı dış siyaseti dışında irdelenebilecek bir konusu bulunmamasına karşın pek fazla yerde karşılaşamayacağınız ilginç bilgiler de edinebiliyorsunuz. Kendi adıma en önemlisi, şu ana kadar okumuş olduğum kaynakları ele alarak söyleyecek olursam, Gök-Türkler ile ilgili diğer kaynaklarda henüz rastlamadığım "Bosporus (Kerç) boğazına kadar olan Bizans topraklarının Tardu zamanında zaptedilmiş olması" bilgisiydi. Kitapta geçtiğine göre bir sene süreyle bugünkü Kırım'a tekabül eden yerde bulunan Kerç boğazının Türkler tarafından istila edildiği, daha sonra Bizans kaynaklarında nedeni yer almamakla birlikte, Erdemir'in yorumuyla mevcut siyasi iç karışıklıklar sebebiyle birden geri çekildiklerine ilişkin çok kıymetli bir bilgi var. Sonuç olarak, Türk tarihinin Batı Gök-Türk Kağanlığının daha batıda nasıl tanındığı ve algılandığı, nelerle özdeş tutulduğu konusunda ufuk açabilecek nitelikte bir kitap. Bizanslıların Türkleri de "İskit" olarak adlandırması, Herodot'tan bugüne değin süren tarihçilik gelenekleri doğrultusunda Türkleri, İskitlerle özdeş tutabiliyor olması bile aslında küçük gibi görülen önemli bilgi kırıntıları. Kaldı ki bana sorarsanız, günümüzde tarihi, bir bilim olarak önemli kılan şey de, bu küçük bilgi kırıntıları üzerinden hareket ederek geniş bir perspektif çıkarabilmek. Kitapla ilgili son söz, Gök-Türkler ile ilgili olarak her yerde karşılaşamayacağınız türden bilgiler arıyorsanız, bu kitap kesinlikle kaçırmamanız gereken küçük bir hazine kıymetinde olduğudur. Görebildiğim kadarıyla da halen satışta olan bir kitap. O yüzden kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Tarih maratonunda ilerleyişimiz devam ediyor. Tarihi ve daha da önemlisi kitap okumayı sevdirmek için, lütfen beğendiğiniz yazıları-tanıtımları paylaşmayı ihmal etmeyin.

Kitaplarla ve tarihle kalın.


Masaldan Gerçeğe Açılan Kapı: Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı - Tilla Deniz Baykuzu

"Türkler özgürlüklerine son derece düşkün halktır. Başka bir milletin 
egemenliği altında yaşamak onlara her zaman, her bölgede ağır gelmiş; 
bu yüzden de başkaldırarak kendi devletlerini yaratmışlardır. "

Lev Nikolayeviç Gumilev

Türk tarihinin en önemli devirlerinden birisi olan Gök-Türkler dönemine ilişkin tanıtacağım ilk kitap, daha önce planlamış olduğumun aksine, tıpkı Hunlarda olduğu gibi yine Prof. Dr. Tilla Deniz Baykuzu'nun bir kitabı olacak. Bunun en önemli sebeplerinden biri, genel tarihi bakış açısının dışında kalıp, Türk edebiyatı ve tarihinde derin bir etkisi bulunan bir olayın ayrıntısıyla irdeleniyor olması. Elbette özel bir sebep olarak da, Hunlar bölümünde ilk tanıtmış olduğum kitap olarak, bana uğurlu geleceğine inanmamı sayabiliriz. Tanıtacağım kitap, baskı kalitesi ile kütüphanenizde uzun yıllar geçirmeyi size garanti edebilecek, Kömen Yayınları tarafından basılmış, ciltli, kuşe kağıda 127 sayfalık bir hazine. Daha önceki eseri tanıtırken de, Kömen Yayınlarına bir sürü övgü dizmiştim ki, aynı övgülerin üstüne koyarak, özenli yayıncılıkları için kendi adıma teşekkürlerimi tekrar iletmiş olayım. Kitaba bakacak olursak; Baykuzu hocanın giriş yazısında da çok isabetli şekilde belirttiği üzere, Kürşad isyanının bu zamana kadar destan yönü dışında hiç incelenmemiş olması Türk tarihçiliği açısından ciddi bir eksiklik. Kitabın içerisinde yazılanların dışında kalmak kaydıyla; okullarda Orta Asya Türk tarihi hakkında okutulan eğitim müfredatı değişmediği sürece, "Chieh-shih-shuai" yani Kürşad isyanı gibi, pek çoğu destan kabul edilmiş olayın, tarihi belgelerde bir karşılığı olup olmadığını araştırmaktan geri duracağımıza inanıyorum. Bu anlamda Baykuzu hocamızın eseri, sadece okuyucuya ufuk açma noktasında değil, Türk tarihçiliğinin seyrine yeni bir yön belirleme anlamında da önemli bir değer taşıyor. Chieh-shih-shuai'den Ahmet Taşağıl hoca'da daha önce bahsetmiş olmakla birlikte, sadece bu konuya özgülenmiş özel bir eser benim bildiğim kadarıyla yok. Hakkında bu kadar az bilgi sahibi olunan ve Hüseyin Nihal Atsız tarafından romanlaştırılmış, kahramanlaştırılmış ve doğru ifadeyle kurgulanmış hali, olayın tarihi seyrinin önüne geçen bir olguya dönüşmüş olduğundan, bu konuyla ilgili ayrıntılı ve kapsamlı bir çalışma yapılmış olması gerçekten sevindirici. Baykuzu hocanın kitabı Atsız'a ithaf etmesi ve giriş yazısı aslında kitabın çarpıcılığını daha en başından gösteriyor. Konuya bu zamana kadar nasıl bakıldığı, Türk tarihçilerinin Kürşad konusunda yapması gereken analizi yapmamış olduklarının belirtilmesi, hayalet sözcük vurgusu ve kalanlarını okumanıza bıraktığım satır başları, daha eserin en başında okuyucuyu bir sorguyla baş başa bırakıyor. Kitabın içeriğine girmeden önce şekle ilişkin diğer detaylardan da bahsederek, eserin hakkını teslim etmemiz lazım. Tıpkı Asya Hun İmparatorluğu isimli kitabında olduğu gibi burada da konuyu destekleyen, özenle seçilmiş görseller okuyucuyu kitaba bağlıyor. Elbette Çince'nin Türkçe'ye aktarılması sebebiyle okuma yapısından kaynaklanan zorluklar var. Ancak konunun çekiciliği bu zorlukları kolaylıkla yenmenize yardımcı oluyor, onu da belirtmiş olayım.

İçeriğe bakacak olursak, Baykuzu hocanın çok sistemli bir şekilde sizi konuya hazırladığını söyleyebilirim. Öncelikle isyan öncesinde Doğu Göktürk Kağanlığının durumunu anlatıyor. Bu aşamada Kağanlığın yıkılışına ilişkin bilgileri edinmekle kalmıyor, isyan öncesi havayı tarihi açıdan kokluyor ve altında yatabilecek sosyolojik nedenlere dair de üstü kapalı bilgi sahibi oluyorsunuz. Bu aşamadan sonra Doğu Gök-Türk Kağanlığının yıkılışından isyan tarihine kadar Çin'e yapılmış olan Türk göçlerine dair bilgilerle karşılaşıyoruz. Bu bölüm özellikle T'ang Devletinin kendi toprakları etrafında yerleştirilmiş Türklerle ilgili gelişebilecek olay ve isyanları küçümsemiş olduğunun delili olarak kendisini gösteriyor. İsyan öncesi siyasi durumu belirli madde başlıkları altında incelediğimiz bölümde ise sanki bizler de "Chieh-shih-shuai" yani Kürşad ile birlikte isyana hazırlanıyor gibiyiz. Burada anlatılan durumlarla ilgili genel düşüncelerimi sona saklamış durumdayım. Bununla birlikte, Çin saraylarının mimari yapısından başlayarak, isyanın gerçekleştiği sarayın yapısı, detayları ve ayrıntılarını dahi kitapta sunması sebebiyle, Baykuzu hocanın çalışmasına verdiği emeğin ne derece yüksek olduğunu sizler de okurken takdir edebilirsiniz. Üstelik sadece akademik bilgi aktarımı ile kalmayıp, isyanın gerçekleştiği bölgeye ilişkin, gerek illüstrasyonlar, gerekse arkeolojik buluntuların ve hatta günümüzde bölgenin durumunu gösteren görsellerin paylaşılması bilginin pekişmesi adına gerçekten verimli oluyor. İsyan öncesi siyasi durum sırasında da, hem kahramanımız Kürşad'a hem de T'ang tahtının varislerine ilişkin pek önemli bilgiler ediniyorsunuz. Açıkçası eserin bu bölümünden sonra; tarihe destan penceresinden bakmayı seven pek çok tarih okuyucusunun, düşünce dünyalarında köklü değişikliklere neden olma olasılığı mevcut. Bu yüzden, milletimizin kendine has yadsıma mekanizmasının devreye girmesi mümkün. Fikrimi sorarsanız, bu yadsıma tepkisinden kurtulmamız, kendi tarihimizi ve dünya tarihini daha sağlıklı yorumlayabilmemiz ve bu tip olaylara özgülenmiş çalışmaların çoğalması için şart. 

İsyan kısmına geldiğimizde, Baykuzu hoca bizi Çin yıllıkları üzerinden on farklı kaynakla ana konuya güzelce hazırladıktan ve metinler arasındaki farklılıkları kafamıza kazımamıza izin verdikten sonra olayları en başından incelemek için "A-shih-na Chieh-shih-shuai" yani hayalet adıyla Kürşad'ın Çin'e gelişini aktarmaya başlıyor. Burada kesin olarak söylenemeyecek olguların altı çizildiği gibi, kaynaklar doğrultusunda var olan olayla bağdaşmayacak; ancak daha önce tarihçilerimiz tarafından öne sürülmüş bilgilerin de düzeltilmesi yoluna gidiliyor. Burada özellikle isim vermekten kaçınıyorum; ancak kitap genelinde Baykuzu hocanın düzelttiği tek bir isim olduğunu, yani burada Gök-Türk tarihi hakkında eser veren akademisyenlere karşı bir doğru-yanlış tartışmasının yapılmadığını da belirteyim. Çünkü, kitap bu anlamda herhangi bir spekülasyon yaratmaktan çok, Türk milletinin zihninde gerçeğinden çok destanının inanılmaz geniş kapsamda yer etmiş olduğu bir olayı, tüm gerçekliğiyle göz önüne serme amacı taşıyor. İsyan sonrası durum, isyancılara verilen cezalar, bu isyanın Türkler üzerinde ortaya çıkardığı etkiye ilişkin bilgilerden sonra, kitap tıpkı giriş yazısı gibi etkili bir sonuç yazısıyla bitiyor. En başta da belirttiğim gibi, Baykuzu hocanın araştırması tarihimizi yorumlama noktasında, çok önemli bir eşik. Son zamanlarda; Türk toplumunun kendi tarihiyle gururlanmak hakkı olduğu kadar, bunun zaman zaman bir hastalık haline geldiğini ve bu hastalık yüzünden çoğu kez gerçek tarihimizi görmezden geldiğimiz dikkatimi çekiyor. Bireyin kendisini, ait olduğu sosyal toplumu, millet kavramı içerisinde köklerini dayandırdığı toplulukların genel davranış modellerini, sadece kahramanlık destanları ve olağanüstü erdemli insan özellikleri üzerinden yürütmek, bana sorarsanız sadece kişisel değil, aynı zamanda milli bir intihar. Türk çocuklarında bir bilinç oluşturmak için Kürşad destanının onlara anlatılması ne kadar faydalıysa, gerçeği ayırt etme yaşına ulaştıklarında da, bu isyanın gerçeklerini öğretmek ve/veya anlatmak o kadar faydalı olacak. Tarihimizin ve tarihi figürlerin olumlu ve olumsuz yanlarını fikir süzgecimizden geçirmeden, onları sadece ululayarak, kahramanlaştırarak, kutsayarak bir tarih oluşturmamızın, toplumumuzun geleceğini yanlış temel üzerine kuracağımız anlamına geleceğni unutmamalıyız. Bugün akademik tarihi gerçekliğin süzgecinden geçmemiş her bilginin, geleceğimizde toplumumuza çizdiğimiz her rotayı çıkmaz sokağa yönelteceği, kurduğumuz geleceğin üzerine çıkacağımız her katla birlikte, ağırlığa dayanamayacak kültürümüzün çökeceğini de unutmamak gerekir. Özetle, tarihimizle her yönüyle barışık olmak durumundayız. Tilla Deniz Baykuzu gibi hocalarımızın eserleri de geleceğini kuracağımız milletimizin, gerçeğin temeline oturması için en önemli taşlardan olacaklar. Bu geleceği kurmaya başlamak için, Kürşad'ın tarihini Tilla Deniz Baykuzu'nun çalışmasından bir kez daha okumanızı ve bu kitap için, mutlaka kitaplığınızda yer açmanızı öneriyorum.

Kitaplar ve tarihle kalın.